30 Haziran 2014 Pazartesi

Anschluss'un Dramatik Rövanşı

Anschluss'un Dramatik Rövanşı

Şili 120'de ve penaltılarda direklere takılıyor, böylece ev sahibini devirip FIFA'yı hayal kırıklığına uğratma şansını kaçırıyor. Hollanda bir tanesi tartışmalı bir penaltıdan olmak üzere son 5 dakikada bulduğu 2 golle Meksika'yı güç bela geçiyor. Yunanistan kısır oyununa rağmen hiçbir maçı bırakmamasının mükafatını, önce 10 kişi kaldığı maçta Japonya'ya direnerek değerli bir 0-0'la, sonra son dakikalarda Fildişi Sahilleri'ne attığı golle ikinci tura çıkarak alıyor. Bu sefer bir başka savaşçı, Kosta Rika'ya karşı yine son dakika golüyle maçı uzatmaya taşıyor, ama turnuvanın en büyük sürprizini gerçekleştiren Orta Amerikalılar penaltılara kadar pes etmiyorlar. Forvetleri Campbell, 10 kişilik takımını ileri taşıyor, her pozisyonda 3-4 defans oyuncusuyla bir başına boğuşup topu takımında tutmaya çalışırken insan üstü bir gayret gösteriyor.

Hemen her maç heyecanlı, bazıları üzerine bir film senaryosu yazılabilecek kadar güçlü dramatik ögeler taşıyor. Kimilerine göre 1982'den sonra en iyi kupa ve işte tam 32 yıl sonra, Haziranın son gününde, analojilere yol açan bir başka dramatik randevu var. Cezayir, 1982'de grup maçlarında, dönemin Avrupa Şampiyonu Federal Almanya'yı yendiğinde, bir Afrika takımının kupada aldığı ilk parlak sonucu gerçekleştirmenin gururunu yaşıyordu. Maçtan, Madjer ve Felloumi'nin golleri kadar, defans oyuncusu Mezekame'nin bütün sahayı topla bir kurşun gibi geçerek yarattığı pozisyonlar da akılda kalıyordu Maçtan önce, Türkiye futboluna katkıları herkesin malumu olan sempatik Hoca Jupp Derwall, gazetecilerin kendisini sıkıştırmaları üzerine "Eğer maçı kaybedersek, ilk trene atlayıp eve döneceğim" diyecekti. 2-1'lik yenilginin ertesinde bir Alman gazetesi, Valencia-Stuttgart arası yol tarifinin üzerine bir tren bileti basarak dalgasını geçiyordu.



Sonrasında akıllara gelmeyecek ve futbol tarihine geçecek bir utanç yaşandı. Gijon'daki oynanacak olan son maçta, F. Almanya'nın alacağı az farklı bir galibiyet, Avusturya, F. Almanya ve Cezayir'i aynı puanda eşitleyecek ve averajla Cezayir'i bir üst turun dışında bırakacaktı. Futbol tarihinin en sevimsiz oyuncularından Horst Hrubesch'in golüyle "Federaller" maçın başlarında 1-0 öne geçti. Bundan sonra maç bitmişti artık, 80 dakika boyunca oyuncular sahanın üzerinde dolaştılar, kazara oluşan gol pozisyonlarında özensizce vurdular toplara. İspanyol seyircilerden "fuera" (dışarı), "que se besen" (öpüşsünler) tezahüratları yükseldi. Almanlar ve Avusturyalılar da rahatsızdı durumdan, Alman spiker bir noktada maçı anlatmanın anlamının kalmadığını söyleyerek sustu, Avusturyalı meslektaşı da izleyicilere televizyonlarını kapatmalarını salık verdi. Sonuç değişmedi ve Almanyayla Avusturya, bir üst tura çıktı. Aslında dört yıl önce benzer bir durum yaşanmıştı Arjantin'de, üst tura çıkma şansını yitirmiş olan Avusturya, güzel bir oyunla F. Almanya'yı 3-2 mağlup ederek, rakibinin 3.lük maçı oynama şansına son vermişti. Ne var ki dört yıl sonra, dertsiz, tasasız başarı kazanmanın cazibesi, mücadele etmenin, rakibe saygı göstermenin erdeminin önüne geçmişti. Tam da bu yıllarda, bireycilik toplumsal kurtuluşa, neo-liberalizm sosyalizme ve sosyal adalet anlayışına galebe çalmaya başlamamış mıydı?

Bu olaydan sonra FIFA ve diğer Konfederasyonlar, hem dünya kupalarında hem de kıta turnuvalarında son grup maçlarını aynı gün ve saatte oynatmaya başladılar. Bu rezilliğin, futbolun en önemli unsuru olan, bir amaç uğruna birlikte mücadele etmenin heyecanını öldürdüğünü ve böyle devam ederse, ne kadar kar getiren bir ürün olduğu gün be gün açığa çıkan sporu da öldürebileceğini fark etmişlerdi.
1982 Haziranındaki F. Almanya-Avusturya maçına çeşitli isimler takıldı, "Gijon Saldırmazlık Paktı" ya da "Gijon Utancı" dediler. Öfkeli Cezayirliler ise "Anschluss" adını uygun gördüler; aynı isimle anılan 44 yıl önceki vaka, Lebensraum politikasının bir parçası olarak Avusturyayı, Büyük Alman Yurdunun bir parçası haline getirerek, Dünya tarihinin insan eliyle yaratılan en büyük yıkımının son habercisi olmuştu. İnsanlar hoşnutsuzluklarını dile getirebildiler bu sefer; 2. Dünya Savaşındaki 50 milyon can kurtarılamamıştı ama futbol ve özellikle Dünya Kupası, bu ticarileşmiş haliyle bile gezegenimizdeki hemen tüm insanların üzerinde iki çift laf edebileceği bir kültür unsuru olmaya devam ediyor.

"Anschluss"ün rövanşında kimi tuttuğumuzu söylemeye gerek yok herhalde. Idir&Manu Chao ortaklığı tercüman olsun hislerimize: "Denia denia, denia Algeria!"

1 Haziran 2014 Pazar

Principatum / Uruguay


Tarihte ilk kez bir uçağı tasarlayıp uçuran Wright Kardeşleri herkes bilir, buna karşın insansız hava aracının mucidini ya da en son jumbo jet modelini tasarlayan mühendisi kimse bilmez. Yeni bir teknoloji getiren her zaman hatırlanacaktır, bu teknolojideki teknik yenilikler yapanı ise ancak o alanın meraklıları bilir.  Nüfusu 4 milyonu bulmayan Latin Amerika ülkesinin böyle bir hatırası var, 1930'da düzenlenen ilk Dünya Kupasını kazanmış olmak. Bugünden bakıldığında Uruguay'ın müzesinde 2 kupa bulunması şaşırtıcı gelebilir, ancak 1920'li yıllarda dünyanın en iyisi onlardı. 1930'daki ilk kupadan önce, '24 ve '28'de Olimpiyat altın madalyalarını kazanmışlar ve ev sahibi oldukları bu ilk turnuvada Centennario Stadyumunun çimlerine favori olarak çıkmışlardı. 1930'de birçok Avrupa ülkesinin, Büyük Buhranın da etkisiyle, Montevideo'ya gelmekten imtina etmelerini, 1934 İtalya ve 1938 Fransa turnuvalarını boykot ederek protesto ettiler. Savaştan sonraki ilk kupayı da, hem de yaklaşık 200,000 Brezilyalının önünde kazandılar. Yarattıkları travmanın boyutu o kadar büyüktü ki, final grubunun son maçında galibiyet golünü atan Ghiggia, maçın 50. yıldönümü için Brezilya'ya gittiğinde, o anı yalnızca anlatılanlardan ve düşük kalitedeki arşiv görüntülerinden bilen bir pasaport polisi, genç bir kadın tarafından tersleniyordu.

Brezilya'da "Maracanazo" adlandırmasıyla bilinen 1950 finali üzerine çok sayıda "rekonstrüksiyon" çalışması yapıldı. Bu videoda finali küçük bir çocuk olarak yaşayan orta yaşlı bir adamın, zaman içerisinde yolculuk yaparak Brezilya kalecisi Barbosa'yı golden önce uyarmaya çalışması anlatılıyor. Tarihteki en büyük toplumsal futbol travması.

Uruguay 1970 ve 2010 turnuvalarını dördüncü olarak tamamladı, bunun dışında kıta turnuvası Copa America'da birçok şampiyonluğa ulaştı ve Oscar Taberez'in yönetimindeki takım, halen kıtanın son şampiyonu ünvanını elinde bulunduruyor. Ayrıca Uruguay, kazanılan Dünya Kupası ve kıta turnuvaları sayıları bakımından en başarılı milli takım. Bu başarıların önemli bir kısmının 20. yüzyılın ilk yarısında gelmiş olması, onların tarihin derinliklerinde kalmış bir futbol imparatorluğu olarak düşünülmesine sevkedebilir. Ancak şu anda FIFA sıralamasında 6. basamaktalar ve zorlu D Grubunda seri başı olarak yer alıyorlar.

Kulüp Takımı Uruguay

Bu kadar laf, Urugay'ın hafife alınmaması gereken bir takım olduğunu izah etmek için yeterli olduğundan, takımın güncel durumuna gelebiliriz. Nüfusu rakiplerinden çok daha az olan bir ülkenin milli takımının yararlanabileceği oyuncu havuzunun da, rakiplerininki kadar derin olmadığı ortadadır. Ancak başı sonu belli bir oyuncu rotasyonuyla oynamak, birbirlerini yakından tanıyan ve birlikte oynama deneyimine fazlasıyla sahip olan bir oyuncu grubunun yaratılmasını da sağlayacaktır ve mavi-beyazlıların örneğinde de bunu görebiliyoruz. Dört yıl önceki son DK kadrosunu büyük ölçüde koruyorlar, kalede Muslera, defansta Lugano-Godin ikilisi ve Caceres, Maxi Perreira gibi çeşitli bek/kanat alternatifleri mevcut. Lugano-Godin ikilisinin toplam milli maç sayıları 168, bu veteranların baskı altında ağır kalabildikleri ve hataya yatkın oldukları Uruguay'ın en büyük handikaplarından birisi olarak gösteriliyor. Aslında soru işaretleri daha çok Lugano'nun üzerinde (Godin, parmak ısırtan Atletico Madrid performansıyla özgüveni yüksek biçimde geliyor Kupaya). Bu sezon küme düşen West Bromwich Albion'da pek fazla süre almadan oynayan oyuncunun kadrodaki varlığı deneyimi ve liderlik potansiyeliyle açıklanabilir. Öte yandan, Fenerbahçe'deki günlerinden bildiğimiz agresifliği, takımını eksik bırakmasına neden olabilir. Yine de Lugano'nun, agresiflik ve oyunda kalma becerisini dengede tutabilen bir oyuncu olduğunu söyleyebiliriz. Savunma hattındaki eksiklikleri, oyuncu kalitesi ve çeşitliliğinden kaynaklanmıyor ancak orta sahadaki sorunları tam da bu. Diego Perez ve Egidio Arevalo, defansif özellikleri olan oyuncular ve hücuma nadiren çıkıyorlar. Bu durum takımın hücum organizasyonlarını çeşitlendirmesinin önünde bir engel teşkil edebilir, ancak madalyonun diğer yüzüne bakılırsa, Lugano'nun yavaşlığının bir handikapa dönüşmemesini sağlayacak olan da, savunma hattının önünde yer alacak olan bu çifte sigorta. Öte yandan, Nicolas Lodeiro, Cristian Rodriguez ve Gaston Ramirez ofansif yönü biraz daha kuvvetli olan oyuncular, ancak Tabarez'in 4-4-2'sinde ya da zaman zaman başvurduğu 4-1-4-1 dizilişinde bu özellikte yalnızca 1 oyuncu yer alıyor. Bu da, yetenekleri tartışılmaz Luis Suarez, Edison Cavani ve oynayacağı dakikalarda veteran Diego Forlan'ın gol fırsatlarını kendilerinin yaratması zorunluluğunu ortaya çıkarabilir. Bu üçlüden özellikle Luis Suarez'in bu sezonki performansı göz kamaştırıcıydı; Premier Lig'de 30 golü buldu ve az daha çeyrek asır sonra gelen Liverpool şampiyonluğunun mimarı olacaktı. Küçük çaplı bir transfer rekoruyla PSG'ye geçen Cavani'nin de iyi anları oldu ancak nüksetmesinden endişe edilen küçük bir sakatlığı bulunuyor. 2010 DK yıldızlarından Forlan ise, 1. sınıf kulüp futbolunun uzağına düştü ve onun sezon performansını değerlendirmek yanıltıcı olabilir. Yine de büyük bir oyuncu olduğunu ve raket gibi kullandığı ayağıyla herhangi bir maçın herhangi bir anında skoru değiştirebileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.


Uruguay DK tarihinden bir dramatik maç daha, 2010 Çeyrek Finali, Gana uzatmaların son saniyesinde gole çok yaklaşıyor, Luis Suarez topu çizgi üzerinde yumruklayarak oyun dışında kalıyor ancak temdit penaltısı direkte patlıyor ve penaltılar sonucunda Uruguay yarı finale yükselirken, '90 Kamerun, '94 Nijerya ve 2002 Senegal'den sonra bir kez daha bir Afrika takımı, son 4'ün kıyısından dönüyordu.

Finale Giden Yol

Brezilya, D Grubu takımlarının finale giden yolunda zorlu parkurlardan oluşuyor. Grubun iddialı 3 takımının da önceliği gruptan çıkmak olacak. Gerçekten de Uruguay, İtalya ve İngiltere triosundan bir üst tura çıkacak ikili hangi kombinasyonda olursa olsun, sonuç sürpriz sayılmayacak. Uruguay'ın ilk maçını Kosta Rika'yla yapacak olması bir avantaj, ancak ilk maçların her zaman zor geçtiğini biliriz, özellikle üst turları hedefleyen takımlar açısından. Bir tarafta muhtemelen akıllarının bir köşesinde İngiltere ve İtalya maçları olacak olan Uruguaylılar, diğer tarafta uzun kamp dönemleri boyunca bu ilk maça konsantre olmanın dışında rasyonel bir hedefi olmayan Kosta Rikalılar. Tabi bu durum, ilk maçın kesin favorisinin Uruguay olduğu gerçeğini değiştirmiyor ve alacakları bir galibiyet, fikstürlerini avantajlı hale getirirken, İtalya karşısında kazanmasına açıkçası pek şans tanımadığım İngiltereyle oynayacakları 2. maça daha rahat çıkmaları anlamına gelecektir.  Gök mavililerin, İtalya karşısına çıkacakları son maç turnuvanın en keyifli mücadelesi olmayabilir ama futbol anlayışları birbirine bu kadar benzeyen iki takımın (lakapları bile aynı!) randevusunun sert ve çetin geçeceği kesin. Sonrası hakkındaki tahminlerim, birkaç gün önce bu sayfada yer alan İtalya değerlendirmesine benzer olacak. Grubu 1. ya da 2. bitirmek, 2. turda turnuvanın belki de en denk grubu C'den herhangi bir takım gelebileceği için fazla önem taşımayacaktır. Ancak grubu lider tamamlamak, çeyrek finalde olası bir Brezilya eşleşmesinden yakayı kurtarmak anlamına geleceği için, bir nebze de olsa önem taşıyor.


Deneyimli taktisyen Tabarez yönetiminde, istikrarlı kadro yapısı ve yetenekli hücum oyuncularıyla Uruguay, nev-i şahsına münhasır devlet başkanları Murica ve bu yakınlarda efsanevi kitabı hakkında söyledikleriyle bizleri şaşırtan Eduardo Galeano ile diğer yurttaşlarının yüzlerini ağırtmayı başaracak güçte. 

28 Mayıs 2014 Çarşamba

İtalya, Her Devrin Takımı

Her Devrin Takımı

Her dönem dünya futbolunun önde gelen temsilcilerinden oldular. 1930’larda, ilki Mussolini faşizminin ürküttüğü hakemlerin katkılarıyla da olsa, 2 dünya şampiyonluğu kazandılar; 1958-62 çifte şampiyonu Brezilya’yla birlikte ünvanını korumayı başarmış 2 ülkeden birisi olmaya devam ediyorlar.

İtalya'nın DK tarihinden 2 efsane maç, ilki 1970 Yarı Final, Federal Almanya'yı uzatmalarda 4-3 yeniyorlar. Beckenbauer'in çıkık omuzla oynadığı meşhur maç. Bu arada reklamlar çok eğlenceli değil mi, "Martini" ve "JagerMeister" !

Savaştan sonra bir daha finali görmeleri 1970’i buldu, bir sonraki şampiyonluksa 1982’de geldi. Değerliydi bu şampiyonluk, tüm zamanların en fiyakalı Brezilyasını ve en sıkıcı Almanyasını geçmişlerdi, ama hepsinden önemlisi, Milan, Lazio ve diğer bazı takımların küme düşürülmesiyle sonuçlanan “Totonero” nam, şike skandalından 2 yıl sonra gelmişti bu zafer; 2 yıl men cezası yeni tamamlanmış olan Paolo Rossi de, gol kralı olarak başrolü oynuyordu. Ev sahibi oldukları 1990’da favoriler arasındaydılar, üçüncülükle yetindiler; dört yıl sonra finalde Brezilya’ya kaybettiler, 1998’de bu kez çeyrek finalde, yine şampiyon olacak Fransa’ya elendiler. Bu üç kayıp da penaltı atışları sonucunda yaşandı; bir başka deyişle elenirken bile kolay kolay yenilmiyorlardı. 2000’lerde İtalya Ligi prestijli liderliğini İngiltere ve İspanya’ya kaptırdı, on yılın ortasında da yine bir şike skandalı patlak verdi ve bu sefer Juventus küme düşürülürken Milan ucuz kurtuluyordu.Asya ve Afrika’da düzenlenen 2002 ve 2010 turnuvalarında hayal kırıklığı yaratsalar da, 2006’da ev sahibi Almanya ve Fransa’yı geçerek bir kez daha şampiyonluğa uzandılar; 24 yıl önceki gibi favori gösterilmemelerine rağmen. (turnuva başlamadan önce İtalya-Fransa finalini ve şampiyonu tahmin etmiş olmamla gurur duymaya devam ederim hala, hayatımda tutturabildiğim tek sonuç!)

Bu da 2006 Yarı Finali, bu maçı Taksim'de yaklaşık 20 nüfuslu bir İtalyan Brass Band ile izlemiştim, çok eğlenceliydi. Grosso'nun, Tardelli tarzı gol sevinci de tebessüm ettirmişti. Her 2 maç da, İngilizlerin "end-to-end action" tabir ettiği, bizim "top bir o kalede bir bu kalede" dediğimiz mucizevi futbol anlarıyla renkleniyor.

Hücum Hattındaki Belirsizlikler

Kazanırken de kaybederken de futbolseverlerin zevkle izlediği bir takım olmadılar, 1974’ün Hollandası ya da 1982’nin Brezilyası gibi özlemle yad edilen bir oyun ortaya koymadılar. Ancak her zaman çetin bir rakip oldular, zor gol yediler ve zor yenildiler. Şampiyon oldukları 2006 Almanya DK'da, turnuvanın en iyi oyuncusu ödülünü savunma komutanları Fabio Cannavaro'nun kazanmış olması  başka söze gerek bırakmıyor zaten. Öte yandan, bu kadar "sıkı" bir takım olmalarının yanı sıra, her dönem zor anlarda gol bulmayı bilen hücum elemanlarına sahip oldular. Ulusal liglerinde çetin ve kalabalık savunmalara karşı oynamak durumunda kalan hücumcuların bu yönde evrilmelerinde de şaşılacak bir şey yok. Öte yandan, 2014 Azzuri kadrosunun en çok soru işareti bulunduran bölgesi de hücum hattı. Henüz 23 kişiye düşürülmemiş geniş listeye baktığımızda Mario Balotelli, Giuseppe Rossi, Antonio Cassano, Ciro Immobile isimlerini görüyoruz. Ortak noktaları, barındırdıkları belirsizlikler. Modern zamanların performansı en kestirilemez oyuncusunun Balotelli olduğunu söyleyebilir miyiz? Bir maçı kazandırdığı da oluyor, bir sonraki maç ortada gözükmediği de. İtalya'nın 2. olarak tamamladığı son büyük turnuva UEFA Euro 2012'de, harika bir yarı-final şovu sergilemiş ve takımının favori olan Almanya'yı devirmesinde başrolü oynamıştı. Aslında bu maçı ve DK elemelerinde kaydettiği 5 golü hatırlayarak, Balotelli'nin milli takım performansının, kulüp takımlarındaki uzun sezonlara nazaran daha güvenilir olduğunu düşünebiliriz. Rossi'deki belirsizlik, uzun bir sakatlık döneminden çıkmış olmasından, Cassano'nun kestirilemezliğiyse kariyeri boyunca devam eden inişli çıkışlı performansından ve büyük turnuvalarda parıldayamamış olmasından kaynaklanıyor. Bir de bu sezon, Torino formasıyla 22 gole ulaşarak yıldızı parlayan Ciro Immobile var; güçlü yanları bitiriciliği ve fırsatçılığı. Oyunun kilitlendiği anlarda- ki İtalya'dan bahsediyorsak ve rakipleri Uruguay ve İngiltereyse muhakkak böyle anlar olacaktır- önemli bir özellik olan uzaktan şutu da var. Immobile de, eğer 23 kişilik son kadroya dahil edilecekse, uluslararası seviyede hiç boy göstermemiş olmasının eksikliğini çekebilir.   

Pirlo'ya bağımlılık

Forvet hattındaki belirsizliklerden yeterince bahsettik, neticede gol pozisyonuna girmek ve bitirici hareketi yapmak büyük ölçüde sezgisel bir davranıştır ve bazen formsuz olan bir forvet, önemli bir maçta sıçrama yapabilir. Bütün büyük golcülerin bu özelliği olduğunu biliriz, ayrıca İtalya'nın DK tarihinin en meşhur sürpriz golcüsünü (Salvatore Schillaci-1990) çıkarmışlığı da vardır. İtalya açısından anahtar sorun ise, daha istikrarlı oyunculara sahip olduğu orta sahanın kurgusunda ortaya çıkabilir. Her ne kadar yaşı ilerlemiş de olsa Andrea Pirlo'nun yaratıcı aklı ve sȗkuneti yerli yerinde duruyor. Savaşçı orta sahalar, Daniele de Rossi ve Marchisio'nun görevleri arasında, rakip takımların Pirlo'ya uygulayacağı baskıyı hafifletmek de olacaktır. Ancak akıllara 2012 Avrupa Şampiyonası final maçında İspanya'nın, Pirlo'yu pasifleştirmesi de geliyor. Pirlo pasifleştiğindeyse İtalya'nın oyun kurma kapasitesi büyük ölçüde zayıflıyor. Forvet hattındaki belirsizlikten daha büyük bir handikap.

Savunma Hattı

Yazının başlangıcında üstünde durduğumuz gol yememe ve zor yenilme özelliğine gelelim. İtalya 'nın hatta herhangi bir İtalyan lig takımının bir maçını izlediğinizde, santra vuruşundan itibaren rakip takımın orta alandaki hazırlık paslarını dahi rahatsız ederek, oyun kurmasını zorlaştırdığını görürsünüz. Dolayısıyla zor gol yemek, savunma hattının uyumlu performansını şart koşsa da, orta sahadaki bu baskıyla oluşturulabilecek bir maharet. Orta sahadaki durumu az çok özetledik, Çizme'nin savunmasındaki isimlere bakalım. Karizmatik komutan edasındaki Fabio Cannavaro, Maldini, Nesta ya da daha eskilerden Baresi gibi korkutucu oyuncular yer almıyor savunma hattında, ya da Bergomi gibi rakibin en önemli silahını (misal Maradona) etkisiz hale getirmesiyle bilinen bekler de yok.  Zaten günümüz futbolu da rakibin etkili silahlarının başına adam dikerek oynanmıyor. Dolayısıyla Barzagli ya da Bonucci'nin, yukarıdaki isimler kadar havasının olmaması bir eksiklik değil. Kalede de, bana kalırsa halen dünyanın 1 numarası olan bir diğer Juventus'lu Buffon'un olacağı düşünülürse, arkaik tabirle "Makarnacılar"ın defans hamurunun sağlam olduğunu söyleyebiliriz.

Final Yolu Taştan


Biraz da toto-loto oynayıp, İtalya'nın nereye kadar ilerleyebileceğine bir bakalım. İngiltere maçıyla başlayacaklar, sonra Uruguay İngiltere ile 2. maçları oynarken, Kosta Rika karşısına galibiyet için çıkacaklar. Genel bir bakışla, son Uruguay maçına İngiltere'ye yenilmeden en az 4 puanla çıkmaları halinde, önemli bir avantaja sahip olacakları söylenebilir. Ancak İtalya'nın önceki turnuvalarda, zayıf gözüken takımlara kaybettiği çok puan olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Kosta Rika maçı garanti değil, üstelik, Uruguay güçlü bir takım ve grubu lider bitirmeleri takdiri hakedecek olmakla birlikte sürpriz olarak değerlendirilmeyecektir. Bu nedenlerle, İtalya'nın gruptan lider çıkabilmek için İngiltere'yi yenmesi gerektiğini düşünüyorum. Gruptan lider çıkmak, çarprazdaki C Grubu görece denk takımlardan oluştuğu için 2. turdaki eşleşmeyi pek etkilemeyecektir. Ancak D Grubu 2., olası çeyrek finalde kuvvetle muhtemel Brezilya ile eşleşeceğinden, grup birinciliği önem kazanıyor. D grubunu birinci bitirecek takımın yoluna da güllerin serpilmiş olduğunu söylemek mümkün değil; burada da çeyrek final eşleşmesinin İspanya ya da Hollanda ile olması olası. Yine de ev sahibinden, hele Brezilya'ysa kaçınmak her koşulda tercih edilir. 

27 Mayıs 2014 Salı

Kupa Yıldızı

23.05.2014 tarihli Sol'da yayınlanmıştır.

Kupa Yıldızı

Endüstriyel futbol öncesi (1980’li yıllara kadar da diyebiliriz) Dünya Kupaları (DK)nın yıldız ürettiği ya da zaten potansiyeli yüksek olan bir ya da birkaç oyuncuyu yıldızlaştırdığı vakıadır. Televizyon yayınları yaygınlaştıktan ve büyük liglerle Avrupa Şampiyonlar Ligi dünyanın her köşesinden izlenebilir hale geldiğinden beri, Kupaların bu işlevinden söz edemiyoruz. Günümüzde futbolcular bu platformlarda kendilerini çoktan ispatlamış oluyorlar turnuvaya gelmeden önce. Halbuki DK, televizyon yayınlarının olmadığı ya da yaygınlaşmadığı yıllarda, kendisini gezegenin geri kalanına tanıtmak isteyen bir futbolcu için nadir fırsatlardan birisiydi. 1934’te Guiseppe Meazza, 1938’de Leonidas da Silva gazeteler aracılığıyla da olsa dünya futbolunun yıldızları mertebesine erişmişlerdi; 1958’te, Brezilya’nın ev sahibi İsveç’e karşı oynadığı final maçından önce – Halit Kıvanç hariç -  kimse 17 yaşındaki Pele’yi tanımıyordu.

Bazı turnuvalara bir ya da birkaç yıldız damgasını vururken – 1986 Maradona, 1998 Zidane – bazıları bir takımın yıldızlaşmasına sahne oldu – 1970 Brezilya - . Yıldız oyuncu bereketinin yaşandığı bir turnuva olarak da, yine 1986 örnek verilebilir. Başına Diego Maradona’nın yazılı olduğu uzun liste, Platini, Butragueno, Lineker, Michael Laudrup ve Elkjaer, Belanov gibi isimleri içeriyor. Bazen, hiç beklenmedik yıldızları oluyor turnuvanın. 1982’de şike skandalından başını yeni kaldırmış olan ve turnuva öncesi şans tanınmayan İtalya’nın golcüsü Paolo Rossi’nin öyküsünde olduğu üzere. Bazen de turnuvayı sürükleyen yıldızlardan yoksun oluyor DK; son iki turnuva 2006 ve 2010’da parmak ısırtan bireysel performanslar izleyememiştik.


BBC'nin 1986 Finali öncesinde yaptığı en güzel 20 gol kolajı. Lineker'e biraz kıyak geçmişler sanki.

Bu bir eğilimin işareti olabilir. 2000’li yıllardan itibaren Avrupa’daki kulüpler turnuvalarının takviminin çok uzamasının getirdiği yorgunluğun, uzun sezonların sonunda düzenlenen uluslararası turnuvalardaki futbolcu performanslarını etkilediğini biliyoruz. Üç hafta sonra başlayacak olan turnuvaya da birçok futbolcu sezon içerisinde 50’den fazla resmi/iddialı maç yapmış olarak gelecekler. Yine de DK gelenek ve görenekleri, Brezilya semalarında yıldızları seyretme hayali kurduruyor. Her ne kadar dört yıl önce kendisinden bekleneni veremese de, gözlerin en çok Leo Messi üzerinde olacağını söyleyebiliriz. 2010 öncesi Messi, tıpkı 2006 öncesi Ronaldinho gibi, zamanın en iyisi olarak anılıyor ve DK sahnesinde parlaması bekleniyordu. Messi’nin ve Arjantin’in 2010’da yaşadığı handikap, oturmuş bir takım oyunu sergileyememeleri ve tecrübesiz efsane Maradona’nın bu soruna çözüm bulamamasıydı. Takımın bu kez deneyimli bir hocaya emanet edilmiş olması Messi’nin önünü açabilir ama onun performansını belirleyecek olan etkenler daha ziyade psikolojik, tarihsel Brezilya-Arjantin rekabeti ve yalnızca devrinin değil, tüm zamanların en büyük futbolcuları arasına ismini tartışmasız biçimde yazdırma şansı.

Başka bir isim var mı, oyunu yönlendirerek ya da goller kaydederek takımını sırtlayacak ve bunu her maç yapacak - elbette o bunları yaparken takımının da hiç değilse yarı finale yükselmesi gerekir – pek sanmıyorum. Brezilya belki de tarihinin en “yıldızsız” kadrosuyla finallerde, bu durum aldıkları sonuçlarını olumsuz yönde etkilemeyebilir hatta Konfederasyon Kupası’ndaki topa sürekli baskı yapan tempolu oyunlarını sürdürebilirlerse, şampiyonluğun da en büyük favorisi ev sahibi. Ancak Ronaldo, Romario ya da daha eskilerden Zico ya da Rivelinho ( kişisel favorim müstesna ismiyle Roberto Dinamite) benzeri yıldızları yok (Neymar mı, henüz erken sanki).

9 Şubat 2014 Pazar

Soçi 2014 ve Medya: Spor Hariç Her Şey

07.02.2014 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Soçi 2014 ve Medya: Spor Hariç Her Şey

Kış Olimpiyatının 22. edisyonu bugün açılış töreniyle birlikte, Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki tatil beldesinde başlayacak. Soçi 2014, ülkemizde ve Çerkeslerin seslerini duyurabildikleri yerlerde, Çarlık dönemindeki Büyük Çerkes Sürgününün 150. yıldönümüne ve tam da bu sürgünün gerçekleştiği coğrafyaya denk gelmesine rağmen, Rusya Federasyonunun herhangi bir anma düzenlememsiyle tartışmalara konu oldu. Çerkeslerin dünya kamuoyundaki sınırlı etkisinden olsa gerek, Batı dünyasında eleştiriler daha ziyade Rusya’daki eşcinsellik karşıtı yasa ve Vladimir Putin’in otoriter yönetimine yöneltildi. Bunların yanı sıra, Oyunların bütçesinin şu ana kadar düzenlenen bütün kış oyunlarının toplam bütçesini aşarak 50 milyar doları bulması, bu fırlamaya türlü rüşvet skandallarıyla müsrif işletmeciliğin neden olduğu eleştirileri ve son Volgograd saldırılarıyla pekişen terör saldırıları endişesi de, Dev Slalom’u kimin alacağına, Biathlon’da hangi ülkenin öne çıkacağına, Buz Pateninde hangi sporcuların insanları büyüleyeceğine duyulan merakı gölgede bıraktı.

Bu köşede uluslararası spor organizasyonlarının, geçmişte olduğu gibi ev sahibi ülkenin prestijini arttırmasındansa, başına türlü belalar açmaya başladığından çeşitli defalar söz ettim ve anlaşılan bu yaz Dünya Kupası ve Rio 2016 vesilesiyle, Brezilya üzerinden bol bol söz etmeye devam edeceğiz. Yanında bir akıllı telefonu ve erişebildiği internet bağlantısı olan herkesin, dünyanın her köşesinden anında haber geçebildiği günümüzde, Soçi’deki Olimpiyat Köyü’nde tamamlanmamış otel ve konaklama ünitelerinden anında haberdar olunabiliyor (kolu olmayan kapılar, akmayan musluklar vs.) Ya da, Soçi’deki kamu otoritelerinin, sokak köpeklerini derdest ederek, en iyi senaryoyla bir barınağa kapattıkları ya da kötü senaryoyla zehirlediklerine ilişkin istihbaratı, bu istihbarata karşı bölgedeki otellerin önünde sokak köpekleriyle oynayan ve arada onları besleyen polisleri gösteren fotoğrafları da anında görebiliyoruz. Dolayısıyla, ne Rusya’nın ne de Brezilya ya da başka bir organizatör ülkenin, bu durumdan yakınmasının bir anlamı bulunmuyor. Yine de yukarıda değindiğim üzere Soçi 2014’ün sportif özü hakkında, kış sporlarıyla doğrudan ilgili kaynaklar dışında, değerlendirmeler okuyamayışımızın başka nedenleri olabileceğini de düşünüyorum.

Videonun yazıyla doğrudan bir ilgisi yok ama, Vancouver 2010'daki Kanada-ABD altın madalya maçının heyecanını hatırladım. Kanada'nın enfes bir dar alan verkacıyla attığı şampiyonluk golü, bu sporun en iyisi olduklarının bir kanıtı.

Öncelikle, kış sporları, futbol, basketbol, atletizm ve yaz oyunları kapsamında yer alan diğer birçok spor dalı kadar yaygınlıkta takip edilmiyor. Bu elbette yeni bir olgu değil, çevresel koşullar nedeniyle Kuzey ülkelerinde popüler olan sporların, dünyanın geri kalanında aynı ilgiyi görmemesi de doğal. Bir başka deyişle, Soçi 2014’ün sportif içeriğinin yeterince değerlendirilmemiş olmayışınının altında başka bir neden aramaya gerek olmayabilir. Ancak bu ilgisizliğin başlıca nedeninin yukarıda belirttiğim tartışma konuları arasından, Rusya Federasyonu’nun homofobik politikalarıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. ABD Başkanı Obama’nın, çeşitli platformlarda yasadan açık bir biçimde bahsetmesi- bir son dakika değişikliği olmazsa, bu gerekçeyle Açılış Törenine katılmayacak - iki ülke arasındaki güncel çekişmelerin de bir sonucu. Hatırlanacağı üzere Obama, Suriye’deki kimyasal silah kullanımını kırmızı çizgi olarak ilan etmiş ve Rusya’nın, BM gözetiminde bu silahların imhası seçeneğini devreye sokmasıyla, aslında kişisel olarak taraftar olmadığı ancak bir bakıma kendi ipiyle inmek üzere olduğu Suriye’ye askeri müdahale ihtimalinden, Putin yönetiminin uzattığı bir başka iple kurtulmuş oldu. Putin’in müdahalesi öyle bir etki yarattı ki, önde gelen bir Kuzey Amerikan dergisi Rusya’nın modern Çarını, yılın en güçlü kişisi ilan etti. Obama bundan rahatsız olsa gerek, birkaç hafta önce Jay Leno’nun talk-show’undaki kısa söyleşisinde, en çok dakikayı sözkonusu yasaya duyduğu tepkiye ve Putin’in, yaptıkları ortak basın toplantılarında, gazetecilerden hiç de alışık olmadığı biçimde gelen sert sorular karşısında düştüğü şaşkınlığa ayırarak, Rus liderin alenen dedikodusunu yaptı.

Obama’nın bu hassasiyetinde samimi olduğunu düşünüyorum; ancak democracynow.org’daki bir söyleşiden öğrendiğim kadarıyla, halen ABD’nin birçok eyaletinde eşcinsellik yasal bir işten çıkarma nedeni ve bazı eyaletlerde de, eşcinselliğin görünürlüğünü yasaklayan benzer yasalar yürürlükte. Sahi, 2014 Kış Olimpiyadı bu eyaletlerden birisinde düzenlenseydi, Bay Başkan Açılışlara katılmaktan feragat eder miydi yine?

Not: Bir çeviri harikası sonucu “Üşütük Popolar” olarak bildiğimiz filmin kahramanı olan Jamaika Bobsleigh takımı, 12 yıl aradan sonra 2 erkek sporcudan oluşan ekiple Oyunlarda. Ancak uçakta bavulları ve malzemeleri kaybolmuş, bunun sıkıntısını yaşıyorlarmış. Talihlerinin dönmesini umuyoruz. Bastır üşütük popo!

1 Şubat 2014 Cumartesi

Lider Oyuncu Sorunu

Lider Oyuncu Sorunu

Son yılların derecelerine bakıldığında, Türkiye erkekler basketbolunun, kulüpler ve milli takım seviyelerinde iyi bir noktada olduğu söylenebilir. 2013-14 sezonunda dört şampiyonluk adayı var; Galatasaray, Fenerbahçe, Banvit ve Anadolu Efes. Karşıyaka ve Beşiktaş, bu sezon olmasa da önümüzdeki yıllarda daha istikrarlı biçimde zirve için mücadele edebilecek potansiyel taşıyor. Bu sextet’in dışında basketbol geleneği olan Tofaş, Türk Telekom ve Ted Kolejliler gibi takımlar yeniden birinci ligin istikrarlı katılımcıları arasında yer alıyorlar. Bu takımlar Avrupa kupalarında da iyi performans gösteriyorlar, her ne kadar Euroleague ve 2. kupa olan Eurocup’ta final ya da final-four halen uzak bir ihtimal olsa da. Milli takım ise, kötü geçen 2 Avrupa şampiyonasına rağmen dünya ikinciliği ünvanını, en azından bu yaz İspanya’daki Şampiyona’ya kadar sürdürecek.

Biraz daha derinlere inelim. Ülkemizde profesyonel basketbol potansiyelini harekete geçirebiliyor mu? Herhalde önce sporcu kalitesi ve verimliliğine bakmak gerekir. Son 15 yılı, 2001 Avrupa ikinciliğini kazanan İbrahim Kutluay destekli K. Tunçeri, H. Türkoğlu, M. Türkcan, M. Okur jenerasyonu, 2006 Japonya’da parlayan Ender Arslan, Serkan Erdoğan, Cenk Akyol, Sinan Güler kuşağı takip etti. Bu kuşak da, üst devreden Hidayet-Kerem ve alt devreden Ömer Aşık-Semih Erden gibi takviyelerle yine evsahibi olduğumuz 2010 Dünya şampiyonasında 2.liği elde etti. Milli takımın yalnızca ev sahibi olunan şampiyonalarda başarılı olabildiği tespiti yapılabilir ve son 3 Avrupa şampiyonasının sonuçlarına bakmak da - Polonya 2009 bir nebze istisna oluştursa da- bu tespiti doğrulayacaktır. Ancak daha önemli sorun, Türkiye’de küçük yaş kategorilerinde ve profesyonelliğe adım attıkları yıllarda parlayan oyuncuların, performanslarını bir üst seviyeye çıkarmakta zorlanmaları. Bunu kimse başaramıyor demek istemiyorum, Serkan Erdoğan’ın bir dönem İspanya’da sayı krallığına oynaması, Ender Arslan’ın Efesteki başarılı yılları, Ömer Onan’ın Fenerbahçe yıldızlar topluluğuna dönüşmeden önce takımı sırtlayan oyuncuların başında gelişi ve diğer örnekler. Ancak Türkiye basketbolu, oynadıkları takımları sırtlayarak ve şampiyonluklar kazandıran ve hemen hepsi de gard olan, Papaloukas, Diamantidis, Spanoulis, Jasikevicius, Navarro ya da daha yenilerden Sergio Rodriguez, Milos Teodosic gibi isimler çıkartamadığı gibi, yazının başında belirttiğimiz takımların hiçbirisine yerli oyuncular ne liderlik görevi üstleniyor, ne de takımlarının birinci skor opsiyonu olabiliyorlar. (Bu tezin istisnası da, Hidayet’in gard olmamasına rağmen Orlando Magic’te zaman zaman lider oyuncu hüviyetine bürünmesi ve takımın NBA finali görmesidir)

2006 Dünya Şampiyonası Yarı Finali, Papaloukas liderliğinde(12 asist), henüz saçları olan ve sakalı olmayan Spanoulis, en formda haliyle Sofo, her zamanki haliyle Diamantidis ve diğerleri. Papaloukas ve Diamantidis yönetiyor, takımdaki herkes sayı atıyor. NBA yıldızlarına basketbol dersi.

Geçtiğimiz yaz U18 Avrupa Şampiyonası’nda Hırvatistan’ı finalde mağlup ederek altın madalyayı alan takımın oyuncuları arasından bu niteliklere sahip oyuncular çıkabilecek mi? Bu takımdan Kenan Sipahi, Obradoviç’in rotasyonunda bir yer edinmiş durumda ve usta koç, Top 16’da dakikaları doğal olarak azalmış olsa da, kendisine güvendiğini hissettiriyor. Kenan’ın ya da birkaç yıl daha tecrübeli Doğuş Balbay’ın ve diğerlerinin, Kerem Tunçeri’nin ulaştığı seviyeyi –ki hiç de azımsanacak bir rakım değildir- aşmaları, Türkiye basketbolunu daha kalıcı bir güç haline getirecektir.


Peki alt yaş gruplarında Avrupa şampiyonluğuna ulaşan sporcuların bu başarılarını kariyerlerinin devamında sürdürmelerinin, maç ve turnuva kazandıran oyun kurucu olmalarının önünde nasıl bir engel olabilir? Türkiye’de hem yerli hem yabancı çok sayıda yetkin koçlar ve antrenörlerin olduğunu görüyoruz. Pianigiani beğenilmiyor, yerine Obradoviç geliyor, seneye Efes için Ivkoviç’in adı geçiyor. Yazının başında andığımız kulüplerin en azından bir kısmı da, oyuncuların ücretlerini istikrarlı bir biçimde ödüyorlar ve Avrupa basketbolunun en iyi takımlarına karşı her hafta maça çıkıyorlar, dolayısıyla motivasyon ve deneyim kazanma başlıklarında da bir eksiklik yok. Burada makul bir tartışma, yabancı sınırlaması üzerine yapılabilir. Türkiye Ligi maçlarının her anında sahadaki beşte, iki yerli oyuncu bulundurma zorunluluğunun, yerli oyuncuları, nasılsa oynarız rehavetine ittiği yorumları yapılıyor. Bu elbette somut biçimde yanıtlanamayacak bir soru, ancak bu yasağın olmadığı İspanya ve Yunanistan takımlarının Euroleague’deki egemenliklerini, özellikle de yerli oyuncularına ve yerli oyun kurucularına dayandırdıkları düşünülürse (boşuna demiyorlar Gardın kadar konuş diye), bu sınırlamayı kaldırmak ve yerli-yabancı, genç-tecrübeli dengelerini kurmayı kulüplerin kendilerine bırakmak bir seçenek haline gelebilir.

25 Ocak 2014 Cumartesi

Ukrayna’da Sağ Kroşe

Ukrayna’da Sağ Kroşe

Ukrayna’daki milliyetçi muhalefetin öne çıkan siyasi figürü olan Doktor Demir Yumruk lakaplı Vitali Klitschko (Kliçko), eski bir profesyonel boksör. Diğer spor branşlarının aksine, boksörlerin başına profesyonel takısı getirildiğinde bu hem olimpiyatta yarışamadıkları anlamına geliyor, hem de bu boksörlerin televizyon şovları ve yüksek bahislerle spor niteliğini giderek kaybeden bir performansın icracıları olduğu çağrışımını yapıyor. Güçlü erkeklerin dövüşerek biraz kendilerinin para kazandığı ama çoğunlukla da başkalarına para kazandırdıkları bir gösteri de, mafya benzeri yapıların her zaman ilgisini çeker.

Kliçko ve Rybalko'nun yarenlik günlerinden bir anı.

Kliçko, bu dövüş sporlarının Türkiyeli takipçilerinin de tanıdığı, bu alanda çok sayıda maç (47’de 45!) ve ünvan kazanıp hatırı sayılır servet edinmiş birisi. Gerek boks kariyeri süresince, gerekse birkaç yıl önce atıldığı ve günümüzde de UDAR (vuruş ya da bağlama uygun biçimde kroşe olarak çevrilebilir) Partisinin liderliğiyle sürdürdüğü politik yaşamında, suç örgütlerinin üyeleriyle kurduğu yakın ilişki nedeniyle eleştirilmiş. Bunlardan en çok konuşulanı, 2005 yılında bir silahlı saldırı sonucunda öldürülen Viktor Rybalko ile olan yakınlığı. Müteveffa dazlak Rybalko ile dostane mizansenlerin fotoğraflandığı birçok kare olmasına rağmen, Rybalko’nun, 1990’lı yılların kaotik ortamında insanları haraca bağlarken kendisi ve kardeşini “kas gücü” olarak kullandığına dair suçlamaları her defasında reddetmiş Kliçko. Bu arada Rybalko’nun yönetmekte olduğu suç örgütünün ölümünden sonra Savlohova isimli bir çete tarafından sürdürüldüğü biliniyor. Bu çetenin bir üyesi olan Sergei Kotenko, şu anda sağ kanat muhalefete yakınlığıyla bilinen kadın gazeteci Tetyana Chornovol’un feci şekilde dövülmesi olayının baş şüphelisi olarak tutuklu. Chornovol’un dövülmesi, Kiev’den gelen haberler arasında dünya kamuoyunun en çok dikkatini çeken olaylardan birisiydi ve hükümet çevreleri olayın olağan şüphelisi olarak ilan edilmişlerdi. Olay 24 Aralık’ı 25’e bağlayan gece, Chornovol mütevazı arabasıyla yolda giderken bir Porsche Cayanne Turbo tarafından sıkıştırılıp, sonrasında da arabadan indirilip dövülmesiyle yaşanmıştı. Kotenko, bu aracın sahibi olduğu için baş şüpheli durumunda.

Bu yürüyüş 2. Dünya Savaşı dönemindeki Nazi İşbirlikçisi Stepan Bandera'nın doğumgünü kutlamasından, 3 parmaklı sarı bayraklar, aşırı sağ Svoboda partisinin, kırmızı siyah bayraklarsa bir başka aşırı sağ koalisyonun. Svoboda son seçimlerde %12 oy almış. 

Bu kadar çok karakterden oluşan politik-polisiye öyküyü burada noktalayıp, bu ünlü sporcuyu– her ne kadar profesyonel boksun bir spor olarak nazarımda bir kıymeti olmasa da, “bu spor değildir” yargısında bulunmayı kendime hak görmüyorum- incelemeye devam edelim. Bazı anketler Kliçko’yu, bir sonraki seçimler için mevcut Devlet Başkanı Yanukovich’in karşısındaki aday adayları arasında en popüler olanı olarak gösteriyor. Kliçko’nun destekçileri de, kendisinin mafya bağlantısı ve son olarak da Chornovol’un dövülmesi olayıyla ilişkilendirilmesinin de, bu popülerliği azaltmak isteyen hükümetin girişimi olarak değerlendiriyorlar. Kliçko’nun kişiliği üzerinde yorumlar da muhtelif. Kısa bir internet araması sonucunda Doktora derecesine sahip bir boksör olarak ilgi çektiğini de okuyabiliyorsunuz, tam anlamıyla bir “kazma” olduğu ve konuşmalarının içerikten yoksun olduğu yorumlarını da. Kliçko’nun Almanya geçmişi de onun için bir paradoks oluşturuyor. Sporculuk yaşamının önemli bir bölümünü Almanya’da geçirmiş, hatta Almanya’nın sivillere verdiği en yüksek ünvan olan Federal Nişan’a da layık görülmüş. Öte yandan, Ukrayna yasalarının devlet başkanı olmak için seçimden önce belirli bir süre Ukrayna’da yaşamış olma şartını koşması ve Kliçko’nun bu şartı karşılayamıyor oluşu önemli bir engel. Ayrıca, Almanya’da yaşadığı yıllarda kazandığı milyonların vergisini çoğunlukla Almanya’da ödemiş olması da siyasi popülaritesini azaltan bir etken. Ukrayna politik arenasındaki en önemli çekişmede tarafını şaşırtıcı olmayan biçimde AB’den yana koyan hatta NATO’yla işbirliğini de savunan boksör, kendisini yakın bir zamana kadar, ülkemizde de sıkça duyduğumuz bir ifadeyle söylersek “herkesi kucaklayan” bir siyasetçi olarak tanıtmaya çalışıyordu. Geçtiğimiz günlerdeyse, önceden yakın gözükmekten imtina ettiği, “Euromaidan” olarak anılan muhalefetin aşırı sağ hatta neo-nazi kanadıyla birlikte aynı kürsüyü paylaşarak ittifak yapacaklarının sinyalini verdi. 2013 yılında istifa etmek zorunda kalan bir başka eski dövüş sporcusu-mafya şüphelisi, Bulgaristan eski Başbakanı Boyko Borisov’dan sonra, benzer bir kariyere sahip olan Kliçko’nun bir başka post-20.yy sosyalist ülkesinde iktidar mücadelesi bakalım nasıl sonuçlanacak.


Not: Bu yazı için ku opendemocracy.net, Russia today, Der spiegel ve İngiliz gazeteci Graham W. Philips gibi farklı görüşlerden yararlandığımı belirtmek isterim.

11 Ocak 2014 Cumartesi

Eşsiz Eusebio

10.01.2014 tarihli soL'da yayınlanmıştır.

Eşsiz Eusebio

Süper yeteneklere ve göz alıcı kariyerler sahip çok futbolcu var güzel oyunun tarihinde. Ancak formasını taşıdığı kulübü ya da ülkeyi bir üst lige taşıyan oyunculara sık rastlanmıyor. 5 Ocak’ta yaşamını yitiren Angolalı babanın Mozambikli çocuğu, Portekiz’in kralı Eusebio bu sıralamada üst basamaklarda yer alıyor.

Güçlü fiziği ve bu fizikten kuvvet alan sert şutlarıyla- ki çektiği şutların direkten dönerek ceza sahasının dışına düştüğü çok kez vakidir- Benfica’da parladığında, Lisbon kulübü ülkesinin en iyi takımı olduğunu kabul ettirmiş ve Real Madrid’in 5 yıllık müthiş serisini bozmuştu bile. Bir sonraki Şampiyon Kulüpler zaferinde Eusebio’nun da imzası vardı ve 1960’ların Benfica fırtınası Avrupa’da da esmeye başlamıştı artık. (Diktatör Salazar, onun 3F’si, yahudi teknik direktör Gutmann ve Afrikalı Eusebio dörtgeninden oluşan meşhur muhabbete girmiyorum bu yazıda, Radikal’de 2012 Aralığında yayınlanan “2buçuktan 3F” başlıklı makaleyi tavsiye ederek)  Bu yıllarda kulüpler bazındaki Avrupa kupası popülerleşmeye başlamıştı ancak halen dünya futbolunun merkezi Dünya Kupası olmaya devam ediyordu. 1966 İngiltere, Portekiz’in 32 yıl aradan sonra katılacağı ilk turnuva olacaktı ve takımının en güçlü silahı, ağır topu, amiral gemisi artık hangi askeri güç belirten terimi koyarsanız koyun, Eusebio’ydu. Turnuva boyunca Macaristan’a karşı oynadıkları ilk maç hariç, hiçbir randevuyu boş geçmeyip 9 golle Altın ayakkabıyı alarak, bu beklentinin hakkını verecekti. Sömürgecisinin formasıyla da olsa 13 numara, dünya futboluna izini bırakan ilk siyahi değil ama ilk Afrikalı futbolcu da oluyordu.
Portekiz-K.Kore 1966 ilkyarı. İngilizlerin 2-0'dan sonra "easy easy" ve "we want three" tezahüratları muhteşem, tribün çekimlerinde insanların ne kadar eğlendiği görülüyor. Kupa tarihinde ev sahibi halkın turnuvanın keyfini en çok sürdüğü yıl 1966 belki de. 

Liverpool’da Kuzey Kore’ye karşı oynanan çeyrek final, kuşkusuz futbol tarihinin en ilginç maçları arasında yer alır. Kupanın Avrupa ve Amerika kıtaları dışındaki tek katılımcısı olan ülkenin sporcuları, Middlesborough’da oynanan grup maçlarında İngiliz futbolseverlerin desteğini kazanmışlar ve İtalya’yı yenerek dikkatleri üzerlerine çekmişlerdi. Everton’ın sahası olan, Goodison Park’ı hınca hınç dolduranlar, 1. dakikada öne geçen ve maçın ilk çeyrek dilimi tamamlandığında 3-0’ı yakalayan Koreliler’in her driplingi, şutu, savunma hamlesini çılgınca alkışlıyorlardı. Tribünler böyle dalgalarını geçerken Eusebio’nun 4 golüyle Portekiz maçı çevirmiş ve yarı finalde evsahibinin rakibi olmuştu. Bobby Charlton’ın 2 golüyle İngilizler kazandığında hüngür hüngür ağlaması, bu mağlubiyetin Portekiz’de “gözyaşı maçı” ismiyle hatırlanmasının nedeni.
Eusebio’nun sportmenliği de dillere destandır. Forvet oyuncularının sert savunmacılarla boğuşarak sık sık sakatlandıkları yıllarda oynamasına rağmen sevecenliğini yitirmemiştir. Penaltıdan mağlup ettiği Lev Yashin ve diğer birçok kaleciyi selamlaması, onunla özdeşleşen bir jestti; tıpkı 1968 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalininin son dakikalarında mermi gibi şutunu kurtaran Manchester United kalecisi Stepney’i alkışlaması gibi.

Önümüzdeki günlerde, 1965 yılında Eusebio’nun kazandığı Dünyada yılın futbolcusu ödülü sahibini bulacak; Messi, Ronaldo ve Ribery iddialı adaylar. Bu futbolcuların hem kendi aralarında, özellikle ilk ikisinin de gelmiş geçmiş tüm oyuncular arasında kıyaslandığına, kimin en iyisi olduğuna dair tartışmalar ve geyikler hiç bitmez. Elbette ki bu tartışma, her oyuncunun oynadığı dönemin kendi özelliklerini ve futbol anlayışını barındırdığı ve futbolcuların kendi koşulları içerisinde değerlendirilmeleri gerektiği doğrudur. Hatta kimin en iyi olduğu tartışmasının futbolun öz nitelikleriyle çeliştiği söylenebilir. Yine de muhabbeti sürdürmek isteyenlere bir hatırlatma. Eusebio, Pele, Di Stefano ve diğerlerinin çok az sayıda maçını izledik, onlara ait gördüğümüz görüntüler hep iyi oynayıp goller attıkları maçlardan. Rakip defansın arasında kaybolduklarını görmüyoruz ve sihirleri bozulmuyor, oysa Messi’nin neredeyse takımdan ayrı yaptığı düz koşuyu bile anında izleyebilecek durumdayız. Hal böyle olunca, nostaljik duyguların da etkisiyle eskileri yüceltirken, yenilerin asla onların seviyesine gelemeyeceğine inandırabiliyoruz kendimizi. Şöyle bitirelim, Ronaldo ve Ibrahimoviç’in şut teknikleri, Eusebionunkiyle rahatlıkla boy ölçüşebilir hatta daha üstün oldukları söylenebilir, ancak bu iki zat-ı muhteremden yukarıdaki jestlerin benzerlerini izlemek mümkün olmamıştır ve pek muhtemel mümkün olmayacaktır da.

27 Aralık 2013 Cuma

Bir Yılsonu Geleneği

Bir Yılsonu Geleneği

Son günlerine yaklaştığımız ve ileride, Türkiye üzerine çalışacak olan yakın dönem tarihçiler tarafından “en uzun yıl” olarak adlandırılmaya namzet 2013, yalnızca spor etrafında gelişen olayların takip edilmesiyle dahi, ülkedeki genel gidişat hakkında fikir edinilebilmesini sağlayan bir yıl oldu. İktidar partisinin seçim kampanyasına çevrilen 2020 Olimpiyat adaylığı süreci, Spor Bakanlığının bu süreci, ırkçı söylemler kullanan bir sporcuya Akdeniz Oyunları töreninde bayrak taşıtılması, Malazgirt Savaşı’nın canlandırılması gibi Olimpik değerlerle uzaktan yakından ilgisi olmayan tutum ve etkinliklerle geçirmesi – ki Bakanın başına gelenler malum – iktidar cephesinden ilk aklıma gelen örnekler. Gezi Parkı protestolarına her renkten taraftar gruplarının etkin katılımı, bu katılımın aylar sonra başlayan lig karşılaşmalarında tribünleri inleten sloganlarla hatırlatılmasıysa, toplumsal muhalefeti incelemek isteyen araştırmacıların ilgileneceği başlıklar oldular. İktidarın, tribün sakinlerinin bu hareketliliğine, yine tribünlerde yaratılan kışkırtmalar ve başarısızlıkla sonuçlanan, kerameti kendinden menkul Rabia hareketini tribünlere yerleştirme çabalarıyla karşılık vermeye çalışması, bu siyasi zümrenin 2013 yılında yaşadığı krizi ele alacak olan analistlerin ilgi alanına girecek konular oldu.

İzmir, 1 ya da 2 Haziran 2013.

Dünyadaysa 2013, Olimpiyat Oyunları ve FIFA Dünya Kupası gibi büyük organizasyonların daha önce pek de gündeme gelmeyen boyutlarıyla tartışıldığı bir yıl oldu. Katar 2022 Dünya Kupası, FIFA Başkanı Blatter’in aşırı sıcaklarda organizasyonun sağlıklı bir biçimde yapılmasından endişe duyduğunu ve kupanın kış aylarına alınması için elinden geleni yapacağını açıklamasıyla başlayan tartışma, Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu ITUC vd. aktörlerin, Katar’da göçmen işçilerin kölelik statüsünde çalıştırılmalarına ve aşırı sıcaklardan etkilenerek ölmelerine işaret etmesiyle, insan hakları ve sosyal adalet bağlamına taşınmış oldu. Benzer insan hakkı ihlallerine, 7 Şubat’ta başlayacak olan Soçi Kış Olimpiyadı için yetiştirilmeye çalışılan tesislerin inşaatlarında çalışan, yine çoğunluğu göçmen işçiler maruz kaldılar. Son örneği, aylardır maaşlarını alamayan ve turistik vizeleri sona erdiği için saklandıkları yerden çıkamayan Türk işçiler. Her iki organizasyon da, evsahibi ülkelerin işlediği hak ihlallerinin tartışılmasına olanak sağladı. Bu ihlallerin ölüm seviyesine ulaştığı Katar’da yetkililer, çalışma yaşamında reform yapmak sözünü vererek durumu geçiştirdiler; durumun bu denli trajik bir duruma henüz ulaşmadığı – henüz diyorum çünkü orada da aşırı soğuklardan yakınıyor göçmen işçiler - Rusya’dansa herhangi bir ses gelmedi. Ayrıca, Rusya hukuk sisteminde yer alan eşcinsel yönelimlerin görünürlüğünü yasaklayan yasa, Kış Oyunlarına katılacak olan LGBT sporcuların tepkileriyle gündeme geldi. Muhtemelen, biraz kötümser ama gerçekçi bir yorumla, Katar’daki göçmen işçilerin haklarında kayda değer gelişmeler olmayacak ve Rusya’daki homofobik yasa, Soçi boyunca işletilmeyecek ancak bir anda ortadan kaybolmayacak da olsa, bu organizasyonların evsahibi ülkeler üzerinde insan hakları lehine baskı oluşturması önemli.
Çok önemsediğim Brezilya 2014 bağlamında ilgi çeken konular sona kaldı. Futbol tutkusunun laf olsun diye değil, kelimenin tam anlamıyla bir yaşam tarzı olduğu ülkede, ne devletin ne de FIFA yetkililerinin beklediği bir protesto dalgası Haziran boyunca ülkeyi sarstı. Bir başka deyişle, futbol sevgilerinden şüphe edilmeyecek Brezilyalılar dahi, eğitim, sağlık, ulaşım ve diğer sosyal politika alanlarında yapılacak yatırımlardan kısıntıya gidilerek, Kupa sonrasında atıl kalacak olan 70,000 kişilik stadyumlara para dökülmesine isyan ettiler. Bu isyan, bu iki büyük spor organizasyonunun, ilerleyen yıllarda tek bir ülke ya da kentte yapılmasını olanaksızlaştırabilecek sorunları hatırlattı. Bu büyüklükteki etkinlikler, Türkiye kamuoyuna aktarılmak istenenin aksine, ekonomik yarar getirmekten ziyade, altından kalkılması güç külfetler üretiyorlar. Bu nedenle, dünyanın en büyük ekonomisi ABD’nin Chicago gibi prestijli ve zengin bir kenti, 2016 Olimpiyat adaylığından çekilmişti.

2014 yılı öngörülerimizi haftaya bırakalım.

6 Aralık 2013 Cuma

Federasyon Kupalarında Demokratik Katılımcılık

Federasyon Kupalarında Demokratik Katılımcılık

Yeovil Town ve Altrincham. İsimlerinden İngiltere’de oldukları dahi zor anlaşılan bu iki takım, ülkelerinde tanınmalarını sağlayan bir meziyete sahipler. Federasyon Kupası (FA Cup) tarihinde üst liglerdeki takımları en çok eleme başarısı gösteren iki kulüp (sırasıyla 20 ve 16 kez). Üstelik Altrincham, amatör lig seviyesinde, Yeovil ise profesyonel liglere birkaç sene önce yükselmiş; herkesin mahallesinde bulunabilecek türden takımlar.

Dünya futbolunun en eski organizasyonu olan FA Cup, profesyonel liglerden ve bölgesel amatör küme olarak niteleyebileceğimiz liglerden tüm takımların katılımına açık ve bütün turları tek maçlı eleme sistemiyle oynanıyor. Kuralar çekilirken seribaşı sistemi uygulanmayarak, zayıf takımlar güçlülere yem edilmiyor. Final maçları 1920’li yıllardan bu yana, geçtiğimiz on yıldaki yenileme inşaati süreci haricinde, ülkenin tarafsız ve en büyük stadyumu olan Wembley’de yapılıyor ve  en az lig şampiyonluğu kadar heyecanla bekleniyor. Futbolun tekil sürprizlere açık doğası ve turnuvanın bu yapısı da, zayıf takımların çıkışlarına imkan tanıyor. Geçtiğimiz sezon da, son yılların en pahalı takımlarından Manchester City’i yenen 2. Lig takımı Wigan Athletic zafere ulaştı.

2013 FA Cup Finali, bir düzeltme: Wigan kupayı kazandığı sezonda Premier Lig'deydi, birkaç gün sonra ligdeki kritik maçı kaybedince bir alt kümeye düştüler.

Lig organizasyonundan daha eski olan bir diğer kupa, İspanya’nın Copa del Rey’i de eleme usulüne göre ve son 16’ya kadar tek maç üzerinden oynanıyor, ilerleyen turlarda çift maça geçiliyor ve La Liga takımları da son 32 turunda dahil oluyorlar. Almanların DFB-Pokal’i, bütün aşamalarda tek maçlı eleme sistemiyle devam ediyor. Çizmenin Coppa Italia’sı da, yarı final istisna olmak üzere tek maçlı sistemi benimsiyor. Bu üç ülke kupalarının kura çekimlerinde de, FA Cup’ta olmayan seribaşı yöntemine başvuruluyor. En katılımcı ve sürprize açık sistemin FA olduğunu söyleyebiliriz.

Lafı Türkiye’ye getirmenin vakti geldi, son yıllarda adı ve sistemi sürekli değişen, eski adıyla Federasyon Kupamız, demokratik katılımcılık ve sürprizelere açıklık bakımından bu yazıda ele alınan örneklerin gerisinde kalıyor. Bunun en önemli nedeni, bir süredir kullanılan ve kalıcılaşma tehlikesi gösteren, şu ana kadar başka bir ülkede benzerine rastlamadığım, günümüzde son 8 aşamasında uygulanan grup sistemi. Bu sistemi sorgulamaya geçmeden önce “Kupa nedir, neden düzenlenir” sorularını yanıtlamamız lazım. Her şeyden önce, takımların başarılarına göre ayrıldıkları kümelerde, birbirleriyle ikişer defa oynadıkları lig formatı zaten var. Demek ki, kupanın bir farklılığı olmalı. Gerek Avrupa’dan anılan örneklerde, gerekse ülkemizde lig-kupa ikiliğindeki en temel farklılık, alt ve üst kümelerdeki takımların aynı organizasyon içerisinde birbirleriyle oynuyor olmaları. Türkiye Kupası’nda son yıllarda yapılan olumlu bir değişiklikle, bölgesel amatör liglerin temsilcileri de biraz daha fazla yer buluyorlar eskiye nazaran. Diğer önemli nokta, aralarında bariz güç farklılıkları olan takımları bir arada oynatıyorsanız, sonucu önceden belli olan bir sistemi uygulamamanız, gerek hakkaniyet gerekse futbol zevki açısından önem kazanıyor. Grup sisteminin garabeti de bu noktada ortaya çıkıyor. Örneğin Balıkesirspor, Fethiyespor ve Nazilli Belediye’nin, ses getiren bu galibiyetleri grup aşamasında aldıklarını varsayalım; bu zaferler, diğer 5 maçtan da iyi sonuçlar almadıkları takdirde hoş birer anı olmaktan öteye anlam taşımayacaktır. Bu takımların, kendilerinden bir ya da birkaç lig yukarıdaki rakipleriyle maraton koşmaktansa, kısa mesafelerde şanslarının daha çok olacağı da, hem teorik hem de pratik açıdan defalarca kanıtlanmıştır.


Grup aşamasının uygulamaya konulmasından sonra, yalnızca Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor, Bursaspor gibi kalburüstü takımların kupa finaline yükselebildiğini görüyoruz. Aslında yaklaşık 50 yıllık geçmişinde 13 farklı şampiyon çıkaracak kadar çeşitliliğe sahip bir kupamız var, son 10 yıldaysa yalnızca 1 yeni şampiyon üretebilmiş. Tek maçlı eleme usulüne dönüş, yeni şampiyonların çıkışına olanak sağlayacak, süper ligden uzak kalan Karşıyaka, Göztepe, Adana Demirspor gibi kitlesel desteğe sahip takımların renklendirebileceği final karşılaşmalarını izletecek ve “bir zamanlar Lüleburgazspor çıkmış, hem Fener’i, hem Beşiktaş’ı elemişti” benzeri hikayelerin sayısını arttıracaktır.

30 Kasım 2013 Cumartesi

Katar’ın Spora Olan Düşkünlüğü

29.11.2013 tarihli Sol'da yayınlanmıştır.

Katar’ın Spora Olan Düşkünlüğü

Katar’ın dünya futbolu çevrelerinde birkaç başlık üzerinden tartışmalara konu olduğundan bahsetmiştik. Son zamanlarda ülkemiz basınında da çeşitli yazılar ve haberler yayınlanmaya başlandı. Kısaca hatırlatalım, bunlardan ilki, ortalama sıcaklığın 37 santigrat derecede olacağı bir dönemde bu ülkede 2022 Dünya Kupası’nın sağlıklı bir biçimde yapılamayacağı ve organizasyonun kış aylarına alınması üzerine gelişti. Konu bir çözüme ulaştırılmasa da, başka bir tartışmaya yol açtı. Ülkede göçmen işçilerin sağlıksız koşullarda çalıştırılmaları ve özellikle geçtiğimiz yaz aylarında aşırı sıcaklardan ötürü 44 göçmen işçinin yaşamlarını kaybetmeleri, uluslararası işçi örgütlerinin tepkisini çekti ve FIFA, Katar’ı işçi hakları konusunda reforma gitmesi konusunda uyarmaya başladı. Sonra, çalışma rejiminin şartlarından ötürü ülkeden ayrılmasına izin verilmeyen Fransız futbolcu Zahir Belounis’in yıllardır süren tutsaklığı gündeme geldi. Gary Lineker’in twitter üzerinden konuyla ilgilenmesi ve Dünya Futbolcular Birliği(FIFPro)nin Katar’ı futbolcu haklarından duyulan endişe nedeniyle ziyaret edeceğini açıklamasından birkaç gün sonra, Belounis’e çıkış vizesi verildi ve futbolcunun haftasonundan önce Fransa’daki evine dönmesi bekleniyor.

Böylece, bu 3 konudan birisinin hiç değilse şimdilik çözümlendiğini söyleyebiliriz. Peki, futbolda kulüpler ya da milli takımlar düzeyinde hiçbir başarısı olmayan bir ülke, nasıl oluyor da FIFA Dünya Kupasına evsahipliği hakkını kazanıyor ve uluslararası futbolda tartışmaların odağı haline geliyor? Bu soruyu yanıtlamak için, Katar’ın künyesine göz atmak gerekiyor. Nüfusu 2 milyon civarında olan doğalgaz zengini bu ülke, dünyada Gayri Safi Yurt içi Hasıla rakamının en yüksek olduğu ülke. Elbetteki bu zenginlik nüfusun geneline bir başka deyişle nüfusun %80’ini oluşturan ve Nepal, Hindistan, Pakistan gibi yoksul Asya ülkelerinden gelen göçmen işçilere yayılmıyor. Uluslararası Sendikalar Birliği ITUC’un yaptığı uyarıya göre, Katar işçi hakları konusunda gerekli iyileştirmeleri yapmazsa, 2022 yılında başlama düdüğü çalana kadar yaklaşık 4,000 işçi hayatını kaybedebilir.

Katar Televizyonu Al Jazeera tarafından hazırlandığı için, tanıtım ve reklamın, haberin önüne geçtiği bir video. Yine de, Aspire tesislerini görmek, hemen hepsi Katarlı olmayan antrenörler ve personelin çalışmalarından ve Cafu, Mourinho gibi isimlerin izlenimlerinden haberdar olmak için izlenebilir.

Katar, işçi haklarına ayırmadığı bu zengin mali kaynaklarını spora yatırmaktan çekinmiyor. Bunların başında gelen ASPIRE Akademisi, Katarlıların spor olanaklarını arttırmayı da amaçlıyor ancak asıl yoğun programı, özellikle futbol ve atletizmin çeşitli branşlarında  Afrika, Latin Amerika ve Asya ülkelerinden gelecek vaat eden çocukları toplayıp onları profesyonel atletler seviyesine yükseltmek. Akademinin internet sitesinde, Futbol Düşleri programıyla her yıl bu ülkelerden 500,000’den fazla çocuğun denemeden geçirildiği yazıyor. Eğitim veren profesyonel kadronun da çeşitli ülkelerden bir araya getirilen profesyonellerden oluştuğunu söylemeye gerek yok sanırım.

Katar’ın önde gelen spor kulüplerine ve organizasyonlarına sponsor olurken de oldukça cömert davrandığını görüyoruz. 2011 yılında, Katalan ulusal simgesi olarak kabul ettikleri formalarına reklam almamalarıyla tanınan Barcelona kulübü, Katar Vakfının 5 yıl için önerdiği 150 milyon Euro’luk teklifi kabul etti ve bu yıl da bu anlaşmayı, Katar Havayollarıyla imzalanan 3 yıllık ve 96 milyon Euro bedelli bir sözleşmeye dönüştürdü. Katar sermayesinin göze çarpan bir başka hamlesi de, Paris Saint-Germain’le yapılan 4 yıl süreli ve 200 milyon Euro bedelli sponsorluk anlaşması, bu sefer sponsor kurum Katar Turizm Ofisi olmuş. Guardian’da yayınlanan David Conn imzalı makaleye göre Platini, eski devlet başkanı Sarkozy’nin, Katar’ın PSG konusundaki girişimlerinin desteklenmesini istediğini kabul etmiş ancak 2010 yılında gerçekleştirilen dünya kupası evsahipliği oylamasında, Katar lehine oy kullanması yönünde bir baskı görmediğini ifade etmiş. Ancak Platini’ini oyunu yalnızca futbolun istikbali için kullandığına dair şüpheler burada sona ermiyor, özellikle bir avukat olan oğul Laurent Platini’nin, Katar spor giyim firması Burdda’nın CEO’luğuna getirilmesinden sonra.

Katarlı yetkililer, ASPIRE Akademisinin gelişmekte olan ülkelerdeki yetenek avcılığı faaliyetlerinin sosyal sorumluluk amacıyla yapıldığını savunuyorlar. Öte yandan, Katar’ı yöneten Al Thani ailesinin, ülkenin ekonomik zenginliğini dünya siyasetinde kendisine nüfuz alanı yaratmak için kullanma çabasında, sporu bir köprü olarak gördüğü yorumları da yapılıyor. 

16 Kasım 2013 Cumartesi

Amerikan Futbolunun Büyük Krizi

15.11.2013 tarihli Sol'da yayınlanmıştır.
Amerikan Futbolunun Büyük Krizi

A.B.D.’nin en popüler ve bu nedenle en büyük ekonomiye sahip sporu olan Amerikan futbolu, yöneticilerinin ötelemeye çalıştıkları bir krizle boğuşuyor.

Futbolun, aslında rugbynin Kuzey Amerika versiyonunda sporcu sağlığından endişe etmek için çok neden var. Bir Amerikan Futbolu karşılaşmasını ilk defa izleyen bir sporseverin, bu sporun fiziksel darbelerle şekillenen defans setleri ve bu darbelerin arasından sıyrılmaya çalışan hücum setleri üzerine kurulu olduğunu fark etmesi birkaç dakika sürecektir. Bir başka deyişle, fiziksel temasın başat olduğu disiplinin Profesyonel futbol ligi olan NFL oyuncuları için sakatlık, yaşamlarının bir parçası. Sık yaşanan sakatlıklar, takım kadrolarının başka hiçbir branşta görülmediği kadar geniş olması zorunluluğunu getiriyor (bazı NFL takımlarının kadrolarındaki oyuncu sayısı 50’yi aşabiliyor). Bu sporun bir de meslek hastalığı var: kafa travmalarının beyinde yol açtıkları hasarlar.
Yukarıdaki video, League of Denial'ın tanıtımı. Tamamını bu linkten izlemek mümkün.http://video.pbs.org/video/2365093675/?utm_source=youtube&utm_medium=pbsofficial&utm_campaign=fron_covefullprogram

Yakın geçmişte, eski Pittsburgh Steelers oyuncularından olan ve emekliliğinde, unutkanlık, dikkat dağınıklığı, çabuk sinirlenme gibi çeşitli sorunlar yaşayan ve yaşamını yitiren Mike Webster’ın otopsisinde, beyin bölgesinde CTE olarak isimlendirilen ve ancak ölümden sonra tam teşhis konulabilen hastalığın izlerine rastlandı. Webster’ın ölümünü başka ölümler ve otopsiler izledi. NFL patronlarının ilk tepkisi futbol oynamakla bu hastalık arasında kanıtlanmış bir bağlantı olmadığını savunmak ve bu otopsileri yapıp, sonuçlarını makalelerle duyuran nöropataloji uzmanı doktorun saygınlığına saldırmak oldu. Üstelik, 2007 yılında düzenledikleri göstermelik bir konferansın ardından hazırlayıp futbolculara dağıttıkları broşürde, “kafa darbesi aldığınız zaman gerekli tedaviyi görürseniz, uzun vadeli beyin hasarına uğramazsınız” hükmünü vererek bütün sporcularını oldular. Ne var ki, vakalar ve şikayetler artmaya devam etti ve bu sefer NFL yönetimi, Boston Üniversitesi’nde konu üzerine araştırmalar yürüten Dr. Ann Mckie ve ekibine para yardımı yapmak ve müteveffa sporcuların beyinlerinin bu merkeze incelenmek üzere gönderilmesini sağlama sözünü vermek durumunda kaldı. Tartışma 2009 yılında A.B.D. Kongresinin gündemine geldi ve NFL Başkanı Roger Goodell, milletvekillerine hesap vermek zorunda kaldı; ancak burada da futbol oynarken alınan kafa travmaları ve CTE ya da demans, alzhemier vb. hastalıklar arasındaki bağlantıyı inkar etmeye devam etti. Bir milletvekilinin Goodell’in tavrını, bir zamanlar sigara içmenin sağlık sorunları yaratmadığını savunan tütün üreticilerinin tavrına benzetmesi, konuyu ülkenin gündemine iyiden iyiye yerleştirmiş oldu. Bir sonraki aşamada emekliye ayrılmış yaklaşık 4,500 futbolcu, NFL yönetimini sağlıklarının tehlike altında olduklarını bilmelerine rağmen kendilerini uyarmadıkları iddiasıyla dava etti. Geçtiğimiz aylarda anlaşmayla sonuçlanan dava sonucunda NFL, davacılara 765 milyon dolar ödemeyi kabul etti. Sezonluk geliri 8 milyar dolar civarında olan bir oluşum için fındık fıstık parası.

Güncel durumu özetleyelim. Dr. Mckie ve ekibinin şu ana kadar incelediği eski futbolculara ait 46 beyinin 45’inde CTE hastalığının emaresi olan lekelere rastlanmış durumda. Amerikan medyasında, kızının oynadığı futbol – bizim bildiğimiz, ayakla oynanan- maçlarını hatırlayamayan, sağdıcı olduğu bir düğüne gittiğini unutan, sabah çıktığı oteline akşam tekrar bulabilmek için sokağın fotoğrafını çeken eski futbolcuların hikayelerinden geçilmiyor. NFL yönetimi ise, halen araştırmaların yapıldığını, bu araştırmalara ve bilinçlendirme programlarına yatırım yaptıklarını söylemekle beraber, Amerikan futbolunun insan sağlığı üzerindeki kalıcı zararlarını inkar etmeye devam ediyorlar. Öte yandan, para basma makinesi olarak gördükleri oyuna, Amerikan ailelerinin mesafe koymaya başladıkları konuşuluyor. Ülkenin en geniş altyapı ağına 2010-12 yılları arasında yapılan genç sporcu başvurularının sayısında %10’a varan bir düşüş gerçekleşmiş.

Kriz, önümüzdeki yıllarda profesyonel spor dünyasında büyük değişimlere yol açabilir.

Not: Yukarıdaki bilgiler çoğunlukla, ESPN kanalında yayınlanan “League of Denial” belgeselinden alınmıştır.

9 Kasım 2013 Cumartesi

Zengin Erkekler Dünyası

08.11.2013 tarihli Sol'da yayınlanmıştır.
Zengin Erkekler Dünyası

“Modern futbola karşı olduğumuz söyleniyor. Ben buna katılmıyorum, biz modern futbolun ta kendisiyiz. Gelecek, bizim gibi taraftarların sahibi olduğu kulüplerin”.

Daniel Colbourne'ün yönettiği Punk Football belgeseli, yaklaşık 35 dakika.

Bu cümleler, bir FCUM, açılmış haliyle Football Club United of Manchester taraftarına ait. Hatırlanacağı üzere bu girişim, Manchester United’ın ABD’li finans ve sigorta zengini Glazer ailesine satılmasına tepki olarak, bir grup United taraftarı tarafından 2005 yılında kurulmuştu. Kulüp geçtiğimiz yıl, yarı profesyonel lig olan Conference North’a yükselme şansını 3. defa finalde yitirdi.

Fenerbahçe kulübüyse, geçtiğimiz haftasonu İstanbul Ataşehir’deki gıcır basketbol salonlarında  olağanüstü kongresini topladı. Kongreye şike soruşturması/davası yol açmıştı. Sarı-lacivertli taraftarların büyük çoğunluğu, her ne kadar son yıllarda kulüp yönetiminde değişikliğe ihtiyaç duyulduğunu düşünmeye başlamış olsalar da, içine düştükleri durumun sorumlularından birisi olarak gördükleri bir adayın başkan olmasını kesinlikle istemiyorlardı. Genel kurul delegeleri de tercihlerini bu yönde kullandı ve Aziz Yıldırım 11. kez başkan seçildi; ki bu Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit’in başbakanlık göreviyle kurdukları hükümetlerin toplam sayısından daha fazla.

Aziz Yıldırım bilindiği gibi, inşaat ve savunma sektörleri başta olmak üzere çeşitli alanlarda şirketleri olan bir sermayedar ya da serbest piyasa ekonomisi taraftarlarının sevdiği tabirle girişimci. Yönetim kurulunu oluşturduğu çalışma arkadaşlarından bir kısmı da bu sektörden, ayrıca petrol ve enerji sektörlerinden patronlar da yer alıyor. Geçmişinde sporla aktif olarak ilgilenmiş ya da tribünlerden gelen, bir başka deyişle sporun asli bileşenleri arasında yer alan iki kişi var. Rakibi M. Ali Aydınlar’ın listesiyse, Şansal Büyüka’nın överek söylediği gibi “Tüsiad listesi”ni andırıyor. Listedeki holding patronlarının toplam servetlerinin 3,5 milyar dolar civarında olduğunu yazan haberler okuduk. Eski ya da faal sporcu, antrenör, kondisyoner ya da aktif taraftarlara, bir tek koltuk bile ayrılmamış.

Spor kulüplerinin yönetim kurullarında kamu ya da özel iktidar odakları üzerinde nüfuz sahibi olduklarına inanılan isimlere yer verilmesi bu topraklarda bir geleneğe dönüşmüş durumda. Bilhassa Fenerbahçe, zengin Türk erkeklerinin yönetimlerinde yer alma hayalleri kurduğu bir kulüp. Pink Floyd’un Money şarkısı geliyor akıllara, para arttıkça yeni araba, havyar vs. yeterli gelmiyor ve “acaba bir futbol takımı mı alsam kendime” sorusunu sordurtuyor herhalde, yine Şansal Büyüka’nın bir başka veciz ifadesiyle “randevu almak isterseniz, haftalarca sıra beklersiniz” dediği bu insanlara. Bu konu, aslında pek tartışılmıyor ancak gündeme geldiğinde ortak kanaat, futbolun bir endüstri haline geldiği ve profesyonel yöneticiler devrine geçilmesi gerektiği yönünde oluşuyor. Böylece, futbol kulübünü yönetmekten başka bir işi olmayacak profesyonel yöneticilerin, acar bir genel müdür ya da muhasebe müdürü edasıyla hareket edeceği, fantastik transferler için savurganlık yapmayarak, kulübün mali dengesine azami özen göstereceğine inanılıyor. Yürürlükte olan rejim, tek adam yönetimi ya da patronlar koalisyonu olarak özetlenebilecek iki alternatif sunduğu için, bu yaklaşım daha mantıklı geliyor. Ancak burada da, tekrar etmek gerekirse sporun asli bileşenlerine bir yer öngörülmüyor.
Yazının başında alıntı yaptığım taraftarın sözleri, soylu bir amaç uğruna çaba sarfeden insanların özgüvenini yansıtıyor. Bugüne bakınca, taraftarların ve sporcuların – ki bütün kulüpler taraftarların ve sporcuların olursa, haliyle kulüplerin yönetimine halk gelmiş olacaktır – sahibi oldukları kulüpler hayal gibi gözükse de, “Punk Football” isimli belgeselde anlatılan öykü dinlenmeyi hak ediyor.

3 Kasım 2013 Pazar

Platini’den 40 Takım Hamlesi

01.11.2013 tarihli Sol'da yayınlanmıştır.

Platini’den 40 Takım Hamlesi
Dünya kupası tartışmalarının son bölümünde, UEFA Başkanı ve FIFA Başkanlığı potansiyel namzeti Platini’nin katılımcı sayısının 40 takıma çıkarılması önerisiyle karşınızdayız. Platini bu düşüncesini, FIFA Başkanı Blatter’in Asya ve Afrika kıtalarına Dünya Kupası’nda daha fazla kontenjan ayrılması gerektiğini savunmasının ardından kamuoyuyla paylaştı. Bir başka deyişle 2015 ya da 2019’da FIFA başkanlığına oynamaya hazırlanan Platini, rakibinin Asya ve Afrika ülkelerine yapmaya çalıştığı jestin, Avrupa ve Amerikalı katılımcıların da sayısını arttıralım diyerek altında kalmamaya çalıştı.

1930 yılında Uruguay’da düzenlenen ilk turnuvadan bu yana katılımcı sayıları hep artmış ve buna paralel olarak formatta değişiklikler yapılmış. Yol masraflarının önemli bir engel oluşturduğu ilk 4 kupadan Güney Amerika’daki 2 organizasyona Avrupalıların, Avrupa’dakilere ise Güney Amerikalıların katılımı sınırlı olmuş. Bu yıllarda Asya ve Afrika’dan kupaya katılan takım yok. 2. Dünya Savaşı’ndan ve 1960’lı yılların bağımsızlık hareketlerinden sonra FIFA’nın üye sayısı artmış olmasına rağmen, bu artış katılımcı sayısının arttırılması sonucunu getirmemiş. 1930’lu yıllardan bu yana 16 olan rakam, ancak 1982 yılında, televizyonun yaygınlaştığı bir dönemde 24’e, Avrupa kıtasında ülke enflasyonunun yaşanmasını izleyen sonraki on yılın son kupası 1998’de de 32’ye yükseltilmişti.

Amatör sporculardan oluşan ABD ekibi İngiltere'yi 1-0 mağlup ettiğinde, bırakın bu sonucu, İngiltere'nin 1-0 kazanması bile inandırıcı bulunmamış, "10-0" bitmiştir, ajans bir sıfır eksik yazmıştır diyenler olmuş. Kupanın şampiyonlar ligi "kalite"sine erişmesi, bu öykülerden mahrum kalmamız anlamına gelebilir.

Blatter’in Afrika ve Asya’ya daha fazla yer ayrılması çıkışının da, Platini’nin “kimsenin yerinden kısmaya gerek yok, 8 takım daha ekleyerek turnuvayı 3 gün uzatmak herkesi mutlu eder” yanıtının da başlıca nedeni, seçim kazanmayı hedeflemeleri olarak düşünülebilir. Biraz da bu tezlere yönelen itirazları inceleyelim. İlki, 2018 Rusya organizasyonundan; hazırlıklarını 32 takıma göre yaptıklarını ve kendi organizasyonları için bu artışa sıcak bakmadıklarını söylüyorlar. Fox sports sitesinde yer alan bir diğer itiraz, insanlığın en özgün icatlarından birisi olan kupaya yetenek yarışması muamelesi yaparak, zaten yeterince zayıf takımın yer aldığı kupada, oyunun kalitesinin korunması adına, yıldız oyuncu ve takımların daha fazla meşgul edilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu görüşe pek itibar etmemek gerektiğini düşünüyorum. Kendisi de ABD’li olan yazarın, ülkesinin hiç şans verilmediği halde 1950 yılında İngiltere’yi yenerek yarattığı hikayeyi, örneğin FIFA sıralamasında ilk 40’ta yer alan Panama’dan esirgemesi hakkaniyetle bağdaşmaz. Zaten Şampiyonlar Ligi gibi, başarılı ülkelerin ve takımların ödüllendirilmesine dayanan ve yeni takımların parlaması önünde türlü engeller çıkaran bir organizasyon var, dolayısıyla Dünya Kupasında temsilde adalete daha fazla önem verilmesi yerinde bir yaklaşım.

Daha iyi düşünülmüş ve 40 takımlı bir organizasyonun pratik ve lojistik zorluklarına dikkat çeken bir yazıysa Guardian’da yer aldı. Platini’nin önerisi gerçekleşirse, 48 olan grup maçı sayısı 80’e çıkacak ve günde en az 4 maç yapılması gerekecek. Her maçtan sonra zeminlerin ve stadyumların bakımı için birkaç gün geçmesi gerekeceği için ise, ya turnuvanın kulüpler tarafından zaten uzun bulunan süresi daha da uzayacak, ya da daha fazla stadyuma ihtiyaç duyulacak, bu da Güney Afrika’da olduğu gibi “beyaz fil” olarak adlandırılan ve turnuva sonrası atıl hale gelen tesis sayısını arttıracak. Ayrıca, ekonomileri kırılgan olarak adlandırılan ülkelerin sayılarının fazlalaştığı günümüzde, 40 ülkeden takımlar, taraftarlar, medya çalışanlarının ihtiyaçlarını karşılayacak stadyumlar, antrenman-konaklama yerleri ve çeşitli turistik tesisleri işletmeye gönüllü olabilecek ülke sayısı fazla değil. Platini’nin aklında, UEFA’nın 2020 Avrupa Şampiyonası için bulduğu, tek ülke ya da ortaklık yerine, 10-12 ülkeye dağılacak bir alternatif olduğu söylentileri de dolaşıyor.

Futbolun temel bileşenleri olan sporcular ve taraftarlara da danışmayı düşünürler mi acaba?

26 Ekim 2013 Cumartesi

Afrika Sporunun Buzkıran Gemisi


25.10.2013 tarihli Sol'da yayınlanmıştır.
Afrika Sporunun Buzkıran Gemisi

1969 yılında bir gün, Addis Ababa’da İmparator Selassie’nin iktidarını protesto eden bir öğrenci yürüyüşü sırasında, kalabalıktan sıyrılmaya çalışan bir volkswagen yoldan çıkarak kaza yapıyor ve bu kaza, arabanın sürücüsünde kısmi ve kalıcı felce neden oluyordu. Dört yıl sonra, bir başka deyişle 40 yıl önce tam da bugün bu kazanın bıraktığı hasarın da etkisiyle geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda yaşamını yitiren Abebe Bikila’nın öyküsü, birçok anlamda dönüm noktası.
Akşamüstü başlayıp günbatımından sonra tamamlanan 1960 Olimpik Maratonu

Bunlardan ilki, uluslararası yarışmacı sporda Afrikalıların kendilerini kabul ettirmeleridir. Bikila’nın Roma’da kazandığı altın madalya, olimpiyatta bir Afrikalı sporcunun ve elbette ülkesi Etiyopya’nın ilk birinciliğidir. Tarihin bir cilvesi olsa gerek, bu madalya, kara kıtada 17 ülkenin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla “Afrika Yılı” olarak da anılan 1960 yılında gelmişti. Bugün Afrikalı sporcuları kış sporları haricinde hemen her alanda öncü rollerde görebiliyoruz, ancak çok değil 50 yıl önce siyahi figürler boksun dışında nadiren kendilerinden söz ettirebiliyorlardı ve bunun önemli bir nedeni de başta ABD olmak üzere, segregasyon politikalarının varlığıydı. Günümüzde de tribünlerden maymun sesleri yükselmeye devam ediyor; ancak bu yıllarda Boston Celtics’i NBA tarihinin en başarılı takımı yapmak yolunda adım adım ilerleyen Bill Russell’a, kendi taraftarları bile ırkçı davranışlarda bulunabiliyor, işi Russell’ın evini basıp duvarlarına nefret içeren sloganlar yazmaya kadar vardırabiliyorlardı. Bikila’nın başarısı, kendisini takip edecek ve orta-uzun mesafelere hakimiyet kuracak olan Afrikalı – özel olarak da doğu Afrikalı- atletlerin önünü açıyordu.

Tarihin bir başka cilvesi de maratonun, İtalya başkentinin hemen her noktası tarihi miras niteliği taşıyan noktalarından geçen rotasıydı. Bunlardan birisi, Mussolini’inin 1930’lu yıllarda Ethiyopya seferinin başladığını halkına “müjdelediği” Venezzia Sarayının balkonun da yer aldığı Venezzia meydanıydı. Bu kadraj, özellikle yaşı işgal yıllarını görmeye yeten Etiyopyalılar için bir rövanş anını simgeliyordu; elbette dönüşünde muzaffer bir kahraman olarak karşılandı.

Bir diğer nokta, Bikila’nın sıradışı dayanıklılığıydı. Finiş çizgisini geçtikten sonra, diğer atletlerden çok daha dinç olduğu, bir 5 km. daha koşabileceği rahatlıkla gözlemlenebiliyordu.  Maraton öz itibariyle bir dayanıklılık mücadelesidir ve herhangi bir maratonu değil kazanmak, bitirmek bile bu sınavı geçmenize yeterlidir. Ancak Bikila dayanıklılığının yanına, dünya rekorunu kırarak hız da ekliyordu. Çıplak ayakla koşması, geçtiğimiz hafta dile getirmeye çalıştığım gibi, bunu gönüllü olarak  tercih etmesinden ya da çocukluktan gelen pratikten yararlanma amacından kaynaklanmıyordu. Adidas’ın sağladığı yeni ayakkabının ayağını vurmasından kaynaklanan bir talihsizlikti aslında. Roma’daki yarıştan önce ayaklarına bir göz atma fırsatını bulan Faslı meslektaşı, ayak altlarının askeri araç lastiklerini andıran bir sertlikte olduğunu söylemişti sonrasında.

Bikila aynı zamanda istikrar timsali bir sporcuydu. Yaşamı boyunca katıldığı maratonların neredeyse hepsini kazandı. 1964 Tokyo Olimpiyatından kısa bir süre önce apandisit rahatsızlığıyla hastaneye yatmış olması, onun bu Maratonu da kazanmasına engel olmadı.. Bu başarı, devlet tarafından kendisine, 1969’daki kazada kullandığı otomobilin verilmesiyle ödüllendirildi.

Dayanıklı, hızlı, istikrarlı ve de dirençli. Afrika sporunun buzkıran gemisi. Spor tarihinin ilham veren ve en popüler öykülerinden birisi.