9 Şubat 2014 Pazar

Soçi 2014 ve Medya: Spor Hariç Her Şey

07.02.2014 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Soçi 2014 ve Medya: Spor Hariç Her Şey

Kış Olimpiyatının 22. edisyonu bugün açılış töreniyle birlikte, Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki tatil beldesinde başlayacak. Soçi 2014, ülkemizde ve Çerkeslerin seslerini duyurabildikleri yerlerde, Çarlık dönemindeki Büyük Çerkes Sürgününün 150. yıldönümüne ve tam da bu sürgünün gerçekleştiği coğrafyaya denk gelmesine rağmen, Rusya Federasyonunun herhangi bir anma düzenlememsiyle tartışmalara konu oldu. Çerkeslerin dünya kamuoyundaki sınırlı etkisinden olsa gerek, Batı dünyasında eleştiriler daha ziyade Rusya’daki eşcinsellik karşıtı yasa ve Vladimir Putin’in otoriter yönetimine yöneltildi. Bunların yanı sıra, Oyunların bütçesinin şu ana kadar düzenlenen bütün kış oyunlarının toplam bütçesini aşarak 50 milyar doları bulması, bu fırlamaya türlü rüşvet skandallarıyla müsrif işletmeciliğin neden olduğu eleştirileri ve son Volgograd saldırılarıyla pekişen terör saldırıları endişesi de, Dev Slalom’u kimin alacağına, Biathlon’da hangi ülkenin öne çıkacağına, Buz Pateninde hangi sporcuların insanları büyüleyeceğine duyulan merakı gölgede bıraktı.

Bu köşede uluslararası spor organizasyonlarının, geçmişte olduğu gibi ev sahibi ülkenin prestijini arttırmasındansa, başına türlü belalar açmaya başladığından çeşitli defalar söz ettim ve anlaşılan bu yaz Dünya Kupası ve Rio 2016 vesilesiyle, Brezilya üzerinden bol bol söz etmeye devam edeceğiz. Yanında bir akıllı telefonu ve erişebildiği internet bağlantısı olan herkesin, dünyanın her köşesinden anında haber geçebildiği günümüzde, Soçi’deki Olimpiyat Köyü’nde tamamlanmamış otel ve konaklama ünitelerinden anında haberdar olunabiliyor (kolu olmayan kapılar, akmayan musluklar vs.) Ya da, Soçi’deki kamu otoritelerinin, sokak köpeklerini derdest ederek, en iyi senaryoyla bir barınağa kapattıkları ya da kötü senaryoyla zehirlediklerine ilişkin istihbaratı, bu istihbarata karşı bölgedeki otellerin önünde sokak köpekleriyle oynayan ve arada onları besleyen polisleri gösteren fotoğrafları da anında görebiliyoruz. Dolayısıyla, ne Rusya’nın ne de Brezilya ya da başka bir organizatör ülkenin, bu durumdan yakınmasının bir anlamı bulunmuyor. Yine de yukarıda değindiğim üzere Soçi 2014’ün sportif özü hakkında, kış sporlarıyla doğrudan ilgili kaynaklar dışında, değerlendirmeler okuyamayışımızın başka nedenleri olabileceğini de düşünüyorum.

Videonun yazıyla doğrudan bir ilgisi yok ama, Vancouver 2010'daki Kanada-ABD altın madalya maçının heyecanını hatırladım. Kanada'nın enfes bir dar alan verkacıyla attığı şampiyonluk golü, bu sporun en iyisi olduklarının bir kanıtı.

Öncelikle, kış sporları, futbol, basketbol, atletizm ve yaz oyunları kapsamında yer alan diğer birçok spor dalı kadar yaygınlıkta takip edilmiyor. Bu elbette yeni bir olgu değil, çevresel koşullar nedeniyle Kuzey ülkelerinde popüler olan sporların, dünyanın geri kalanında aynı ilgiyi görmemesi de doğal. Bir başka deyişle, Soçi 2014’ün sportif içeriğinin yeterince değerlendirilmemiş olmayışınının altında başka bir neden aramaya gerek olmayabilir. Ancak bu ilgisizliğin başlıca nedeninin yukarıda belirttiğim tartışma konuları arasından, Rusya Federasyonu’nun homofobik politikalarıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. ABD Başkanı Obama’nın, çeşitli platformlarda yasadan açık bir biçimde bahsetmesi- bir son dakika değişikliği olmazsa, bu gerekçeyle Açılış Törenine katılmayacak - iki ülke arasındaki güncel çekişmelerin de bir sonucu. Hatırlanacağı üzere Obama, Suriye’deki kimyasal silah kullanımını kırmızı çizgi olarak ilan etmiş ve Rusya’nın, BM gözetiminde bu silahların imhası seçeneğini devreye sokmasıyla, aslında kişisel olarak taraftar olmadığı ancak bir bakıma kendi ipiyle inmek üzere olduğu Suriye’ye askeri müdahale ihtimalinden, Putin yönetiminin uzattığı bir başka iple kurtulmuş oldu. Putin’in müdahalesi öyle bir etki yarattı ki, önde gelen bir Kuzey Amerikan dergisi Rusya’nın modern Çarını, yılın en güçlü kişisi ilan etti. Obama bundan rahatsız olsa gerek, birkaç hafta önce Jay Leno’nun talk-show’undaki kısa söyleşisinde, en çok dakikayı sözkonusu yasaya duyduğu tepkiye ve Putin’in, yaptıkları ortak basın toplantılarında, gazetecilerden hiç de alışık olmadığı biçimde gelen sert sorular karşısında düştüğü şaşkınlığa ayırarak, Rus liderin alenen dedikodusunu yaptı.

Obama’nın bu hassasiyetinde samimi olduğunu düşünüyorum; ancak democracynow.org’daki bir söyleşiden öğrendiğim kadarıyla, halen ABD’nin birçok eyaletinde eşcinsellik yasal bir işten çıkarma nedeni ve bazı eyaletlerde de, eşcinselliğin görünürlüğünü yasaklayan benzer yasalar yürürlükte. Sahi, 2014 Kış Olimpiyadı bu eyaletlerden birisinde düzenlenseydi, Bay Başkan Açılışlara katılmaktan feragat eder miydi yine?

Not: Bir çeviri harikası sonucu “Üşütük Popolar” olarak bildiğimiz filmin kahramanı olan Jamaika Bobsleigh takımı, 12 yıl aradan sonra 2 erkek sporcudan oluşan ekiple Oyunlarda. Ancak uçakta bavulları ve malzemeleri kaybolmuş, bunun sıkıntısını yaşıyorlarmış. Talihlerinin dönmesini umuyoruz. Bastır üşütük popo!

1 Şubat 2014 Cumartesi

Lider Oyuncu Sorunu

Lider Oyuncu Sorunu

Son yılların derecelerine bakıldığında, Türkiye erkekler basketbolunun, kulüpler ve milli takım seviyelerinde iyi bir noktada olduğu söylenebilir. 2013-14 sezonunda dört şampiyonluk adayı var; Galatasaray, Fenerbahçe, Banvit ve Anadolu Efes. Karşıyaka ve Beşiktaş, bu sezon olmasa da önümüzdeki yıllarda daha istikrarlı biçimde zirve için mücadele edebilecek potansiyel taşıyor. Bu sextet’in dışında basketbol geleneği olan Tofaş, Türk Telekom ve Ted Kolejliler gibi takımlar yeniden birinci ligin istikrarlı katılımcıları arasında yer alıyorlar. Bu takımlar Avrupa kupalarında da iyi performans gösteriyorlar, her ne kadar Euroleague ve 2. kupa olan Eurocup’ta final ya da final-four halen uzak bir ihtimal olsa da. Milli takım ise, kötü geçen 2 Avrupa şampiyonasına rağmen dünya ikinciliği ünvanını, en azından bu yaz İspanya’daki Şampiyona’ya kadar sürdürecek.

Biraz daha derinlere inelim. Ülkemizde profesyonel basketbol potansiyelini harekete geçirebiliyor mu? Herhalde önce sporcu kalitesi ve verimliliğine bakmak gerekir. Son 15 yılı, 2001 Avrupa ikinciliğini kazanan İbrahim Kutluay destekli K. Tunçeri, H. Türkoğlu, M. Türkcan, M. Okur jenerasyonu, 2006 Japonya’da parlayan Ender Arslan, Serkan Erdoğan, Cenk Akyol, Sinan Güler kuşağı takip etti. Bu kuşak da, üst devreden Hidayet-Kerem ve alt devreden Ömer Aşık-Semih Erden gibi takviyelerle yine evsahibi olduğumuz 2010 Dünya şampiyonasında 2.liği elde etti. Milli takımın yalnızca ev sahibi olunan şampiyonalarda başarılı olabildiği tespiti yapılabilir ve son 3 Avrupa şampiyonasının sonuçlarına bakmak da - Polonya 2009 bir nebze istisna oluştursa da- bu tespiti doğrulayacaktır. Ancak daha önemli sorun, Türkiye’de küçük yaş kategorilerinde ve profesyonelliğe adım attıkları yıllarda parlayan oyuncuların, performanslarını bir üst seviyeye çıkarmakta zorlanmaları. Bunu kimse başaramıyor demek istemiyorum, Serkan Erdoğan’ın bir dönem İspanya’da sayı krallığına oynaması, Ender Arslan’ın Efesteki başarılı yılları, Ömer Onan’ın Fenerbahçe yıldızlar topluluğuna dönüşmeden önce takımı sırtlayan oyuncuların başında gelişi ve diğer örnekler. Ancak Türkiye basketbolu, oynadıkları takımları sırtlayarak ve şampiyonluklar kazandıran ve hemen hepsi de gard olan, Papaloukas, Diamantidis, Spanoulis, Jasikevicius, Navarro ya da daha yenilerden Sergio Rodriguez, Milos Teodosic gibi isimler çıkartamadığı gibi, yazının başında belirttiğimiz takımların hiçbirisine yerli oyuncular ne liderlik görevi üstleniyor, ne de takımlarının birinci skor opsiyonu olabiliyorlar. (Bu tezin istisnası da, Hidayet’in gard olmamasına rağmen Orlando Magic’te zaman zaman lider oyuncu hüviyetine bürünmesi ve takımın NBA finali görmesidir)

2006 Dünya Şampiyonası Yarı Finali, Papaloukas liderliğinde(12 asist), henüz saçları olan ve sakalı olmayan Spanoulis, en formda haliyle Sofo, her zamanki haliyle Diamantidis ve diğerleri. Papaloukas ve Diamantidis yönetiyor, takımdaki herkes sayı atıyor. NBA yıldızlarına basketbol dersi.

Geçtiğimiz yaz U18 Avrupa Şampiyonası’nda Hırvatistan’ı finalde mağlup ederek altın madalyayı alan takımın oyuncuları arasından bu niteliklere sahip oyuncular çıkabilecek mi? Bu takımdan Kenan Sipahi, Obradoviç’in rotasyonunda bir yer edinmiş durumda ve usta koç, Top 16’da dakikaları doğal olarak azalmış olsa da, kendisine güvendiğini hissettiriyor. Kenan’ın ya da birkaç yıl daha tecrübeli Doğuş Balbay’ın ve diğerlerinin, Kerem Tunçeri’nin ulaştığı seviyeyi –ki hiç de azımsanacak bir rakım değildir- aşmaları, Türkiye basketbolunu daha kalıcı bir güç haline getirecektir.


Peki alt yaş gruplarında Avrupa şampiyonluğuna ulaşan sporcuların bu başarılarını kariyerlerinin devamında sürdürmelerinin, maç ve turnuva kazandıran oyun kurucu olmalarının önünde nasıl bir engel olabilir? Türkiye’de hem yerli hem yabancı çok sayıda yetkin koçlar ve antrenörlerin olduğunu görüyoruz. Pianigiani beğenilmiyor, yerine Obradoviç geliyor, seneye Efes için Ivkoviç’in adı geçiyor. Yazının başında andığımız kulüplerin en azından bir kısmı da, oyuncuların ücretlerini istikrarlı bir biçimde ödüyorlar ve Avrupa basketbolunun en iyi takımlarına karşı her hafta maça çıkıyorlar, dolayısıyla motivasyon ve deneyim kazanma başlıklarında da bir eksiklik yok. Burada makul bir tartışma, yabancı sınırlaması üzerine yapılabilir. Türkiye Ligi maçlarının her anında sahadaki beşte, iki yerli oyuncu bulundurma zorunluluğunun, yerli oyuncuları, nasılsa oynarız rehavetine ittiği yorumları yapılıyor. Bu elbette somut biçimde yanıtlanamayacak bir soru, ancak bu yasağın olmadığı İspanya ve Yunanistan takımlarının Euroleague’deki egemenliklerini, özellikle de yerli oyuncularına ve yerli oyun kurucularına dayandırdıkları düşünülürse (boşuna demiyorlar Gardın kadar konuş diye), bu sınırlamayı kaldırmak ve yerli-yabancı, genç-tecrübeli dengelerini kurmayı kulüplerin kendilerine bırakmak bir seçenek haline gelebilir.

25 Ocak 2014 Cumartesi

Ukrayna’da Sağ Kroşe

Ukrayna’da Sağ Kroşe

Ukrayna’daki milliyetçi muhalefetin öne çıkan siyasi figürü olan Doktor Demir Yumruk lakaplı Vitali Klitschko (Kliçko), eski bir profesyonel boksör. Diğer spor branşlarının aksine, boksörlerin başına profesyonel takısı getirildiğinde bu hem olimpiyatta yarışamadıkları anlamına geliyor, hem de bu boksörlerin televizyon şovları ve yüksek bahislerle spor niteliğini giderek kaybeden bir performansın icracıları olduğu çağrışımını yapıyor. Güçlü erkeklerin dövüşerek biraz kendilerinin para kazandığı ama çoğunlukla da başkalarına para kazandırdıkları bir gösteri de, mafya benzeri yapıların her zaman ilgisini çeker.

Kliçko ve Rybalko'nun yarenlik günlerinden bir anı.

Kliçko, bu dövüş sporlarının Türkiyeli takipçilerinin de tanıdığı, bu alanda çok sayıda maç (47’de 45!) ve ünvan kazanıp hatırı sayılır servet edinmiş birisi. Gerek boks kariyeri süresince, gerekse birkaç yıl önce atıldığı ve günümüzde de UDAR (vuruş ya da bağlama uygun biçimde kroşe olarak çevrilebilir) Partisinin liderliğiyle sürdürdüğü politik yaşamında, suç örgütlerinin üyeleriyle kurduğu yakın ilişki nedeniyle eleştirilmiş. Bunlardan en çok konuşulanı, 2005 yılında bir silahlı saldırı sonucunda öldürülen Viktor Rybalko ile olan yakınlığı. Müteveffa dazlak Rybalko ile dostane mizansenlerin fotoğraflandığı birçok kare olmasına rağmen, Rybalko’nun, 1990’lı yılların kaotik ortamında insanları haraca bağlarken kendisi ve kardeşini “kas gücü” olarak kullandığına dair suçlamaları her defasında reddetmiş Kliçko. Bu arada Rybalko’nun yönetmekte olduğu suç örgütünün ölümünden sonra Savlohova isimli bir çete tarafından sürdürüldüğü biliniyor. Bu çetenin bir üyesi olan Sergei Kotenko, şu anda sağ kanat muhalefete yakınlığıyla bilinen kadın gazeteci Tetyana Chornovol’un feci şekilde dövülmesi olayının baş şüphelisi olarak tutuklu. Chornovol’un dövülmesi, Kiev’den gelen haberler arasında dünya kamuoyunun en çok dikkatini çeken olaylardan birisiydi ve hükümet çevreleri olayın olağan şüphelisi olarak ilan edilmişlerdi. Olay 24 Aralık’ı 25’e bağlayan gece, Chornovol mütevazı arabasıyla yolda giderken bir Porsche Cayanne Turbo tarafından sıkıştırılıp, sonrasında da arabadan indirilip dövülmesiyle yaşanmıştı. Kotenko, bu aracın sahibi olduğu için baş şüpheli durumunda.

Bu yürüyüş 2. Dünya Savaşı dönemindeki Nazi İşbirlikçisi Stepan Bandera'nın doğumgünü kutlamasından, 3 parmaklı sarı bayraklar, aşırı sağ Svoboda partisinin, kırmızı siyah bayraklarsa bir başka aşırı sağ koalisyonun. Svoboda son seçimlerde %12 oy almış. 

Bu kadar çok karakterden oluşan politik-polisiye öyküyü burada noktalayıp, bu ünlü sporcuyu– her ne kadar profesyonel boksun bir spor olarak nazarımda bir kıymeti olmasa da, “bu spor değildir” yargısında bulunmayı kendime hak görmüyorum- incelemeye devam edelim. Bazı anketler Kliçko’yu, bir sonraki seçimler için mevcut Devlet Başkanı Yanukovich’in karşısındaki aday adayları arasında en popüler olanı olarak gösteriyor. Kliçko’nun destekçileri de, kendisinin mafya bağlantısı ve son olarak da Chornovol’un dövülmesi olayıyla ilişkilendirilmesinin de, bu popülerliği azaltmak isteyen hükümetin girişimi olarak değerlendiriyorlar. Kliçko’nun kişiliği üzerinde yorumlar da muhtelif. Kısa bir internet araması sonucunda Doktora derecesine sahip bir boksör olarak ilgi çektiğini de okuyabiliyorsunuz, tam anlamıyla bir “kazma” olduğu ve konuşmalarının içerikten yoksun olduğu yorumlarını da. Kliçko’nun Almanya geçmişi de onun için bir paradoks oluşturuyor. Sporculuk yaşamının önemli bir bölümünü Almanya’da geçirmiş, hatta Almanya’nın sivillere verdiği en yüksek ünvan olan Federal Nişan’a da layık görülmüş. Öte yandan, Ukrayna yasalarının devlet başkanı olmak için seçimden önce belirli bir süre Ukrayna’da yaşamış olma şartını koşması ve Kliçko’nun bu şartı karşılayamıyor oluşu önemli bir engel. Ayrıca, Almanya’da yaşadığı yıllarda kazandığı milyonların vergisini çoğunlukla Almanya’da ödemiş olması da siyasi popülaritesini azaltan bir etken. Ukrayna politik arenasındaki en önemli çekişmede tarafını şaşırtıcı olmayan biçimde AB’den yana koyan hatta NATO’yla işbirliğini de savunan boksör, kendisini yakın bir zamana kadar, ülkemizde de sıkça duyduğumuz bir ifadeyle söylersek “herkesi kucaklayan” bir siyasetçi olarak tanıtmaya çalışıyordu. Geçtiğimiz günlerdeyse, önceden yakın gözükmekten imtina ettiği, “Euromaidan” olarak anılan muhalefetin aşırı sağ hatta neo-nazi kanadıyla birlikte aynı kürsüyü paylaşarak ittifak yapacaklarının sinyalini verdi. 2013 yılında istifa etmek zorunda kalan bir başka eski dövüş sporcusu-mafya şüphelisi, Bulgaristan eski Başbakanı Boyko Borisov’dan sonra, benzer bir kariyere sahip olan Kliçko’nun bir başka post-20.yy sosyalist ülkesinde iktidar mücadelesi bakalım nasıl sonuçlanacak.


Not: Bu yazı için ku opendemocracy.net, Russia today, Der spiegel ve İngiliz gazeteci Graham W. Philips gibi farklı görüşlerden yararlandığımı belirtmek isterim.

11 Ocak 2014 Cumartesi

Eşsiz Eusebio

10.01.2014 tarihli soL'da yayınlanmıştır.

Eşsiz Eusebio

Süper yeteneklere ve göz alıcı kariyerler sahip çok futbolcu var güzel oyunun tarihinde. Ancak formasını taşıdığı kulübü ya da ülkeyi bir üst lige taşıyan oyunculara sık rastlanmıyor. 5 Ocak’ta yaşamını yitiren Angolalı babanın Mozambikli çocuğu, Portekiz’in kralı Eusebio bu sıralamada üst basamaklarda yer alıyor.

Güçlü fiziği ve bu fizikten kuvvet alan sert şutlarıyla- ki çektiği şutların direkten dönerek ceza sahasının dışına düştüğü çok kez vakidir- Benfica’da parladığında, Lisbon kulübü ülkesinin en iyi takımı olduğunu kabul ettirmiş ve Real Madrid’in 5 yıllık müthiş serisini bozmuştu bile. Bir sonraki Şampiyon Kulüpler zaferinde Eusebio’nun da imzası vardı ve 1960’ların Benfica fırtınası Avrupa’da da esmeye başlamıştı artık. (Diktatör Salazar, onun 3F’si, yahudi teknik direktör Gutmann ve Afrikalı Eusebio dörtgeninden oluşan meşhur muhabbete girmiyorum bu yazıda, Radikal’de 2012 Aralığında yayınlanan “2buçuktan 3F” başlıklı makaleyi tavsiye ederek)  Bu yıllarda kulüpler bazındaki Avrupa kupası popülerleşmeye başlamıştı ancak halen dünya futbolunun merkezi Dünya Kupası olmaya devam ediyordu. 1966 İngiltere, Portekiz’in 32 yıl aradan sonra katılacağı ilk turnuva olacaktı ve takımının en güçlü silahı, ağır topu, amiral gemisi artık hangi askeri güç belirten terimi koyarsanız koyun, Eusebio’ydu. Turnuva boyunca Macaristan’a karşı oynadıkları ilk maç hariç, hiçbir randevuyu boş geçmeyip 9 golle Altın ayakkabıyı alarak, bu beklentinin hakkını verecekti. Sömürgecisinin formasıyla da olsa 13 numara, dünya futboluna izini bırakan ilk siyahi değil ama ilk Afrikalı futbolcu da oluyordu.
Portekiz-K.Kore 1966 ilkyarı. İngilizlerin 2-0'dan sonra "easy easy" ve "we want three" tezahüratları muhteşem, tribün çekimlerinde insanların ne kadar eğlendiği görülüyor. Kupa tarihinde ev sahibi halkın turnuvanın keyfini en çok sürdüğü yıl 1966 belki de. 

Liverpool’da Kuzey Kore’ye karşı oynanan çeyrek final, kuşkusuz futbol tarihinin en ilginç maçları arasında yer alır. Kupanın Avrupa ve Amerika kıtaları dışındaki tek katılımcısı olan ülkenin sporcuları, Middlesborough’da oynanan grup maçlarında İngiliz futbolseverlerin desteğini kazanmışlar ve İtalya’yı yenerek dikkatleri üzerlerine çekmişlerdi. Everton’ın sahası olan, Goodison Park’ı hınca hınç dolduranlar, 1. dakikada öne geçen ve maçın ilk çeyrek dilimi tamamlandığında 3-0’ı yakalayan Koreliler’in her driplingi, şutu, savunma hamlesini çılgınca alkışlıyorlardı. Tribünler böyle dalgalarını geçerken Eusebio’nun 4 golüyle Portekiz maçı çevirmiş ve yarı finalde evsahibinin rakibi olmuştu. Bobby Charlton’ın 2 golüyle İngilizler kazandığında hüngür hüngür ağlaması, bu mağlubiyetin Portekiz’de “gözyaşı maçı” ismiyle hatırlanmasının nedeni.
Eusebio’nun sportmenliği de dillere destandır. Forvet oyuncularının sert savunmacılarla boğuşarak sık sık sakatlandıkları yıllarda oynamasına rağmen sevecenliğini yitirmemiştir. Penaltıdan mağlup ettiği Lev Yashin ve diğer birçok kaleciyi selamlaması, onunla özdeşleşen bir jestti; tıpkı 1968 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalininin son dakikalarında mermi gibi şutunu kurtaran Manchester United kalecisi Stepney’i alkışlaması gibi.

Önümüzdeki günlerde, 1965 yılında Eusebio’nun kazandığı Dünyada yılın futbolcusu ödülü sahibini bulacak; Messi, Ronaldo ve Ribery iddialı adaylar. Bu futbolcuların hem kendi aralarında, özellikle ilk ikisinin de gelmiş geçmiş tüm oyuncular arasında kıyaslandığına, kimin en iyisi olduğuna dair tartışmalar ve geyikler hiç bitmez. Elbette ki bu tartışma, her oyuncunun oynadığı dönemin kendi özelliklerini ve futbol anlayışını barındırdığı ve futbolcuların kendi koşulları içerisinde değerlendirilmeleri gerektiği doğrudur. Hatta kimin en iyi olduğu tartışmasının futbolun öz nitelikleriyle çeliştiği söylenebilir. Yine de muhabbeti sürdürmek isteyenlere bir hatırlatma. Eusebio, Pele, Di Stefano ve diğerlerinin çok az sayıda maçını izledik, onlara ait gördüğümüz görüntüler hep iyi oynayıp goller attıkları maçlardan. Rakip defansın arasında kaybolduklarını görmüyoruz ve sihirleri bozulmuyor, oysa Messi’nin neredeyse takımdan ayrı yaptığı düz koşuyu bile anında izleyebilecek durumdayız. Hal böyle olunca, nostaljik duyguların da etkisiyle eskileri yüceltirken, yenilerin asla onların seviyesine gelemeyeceğine inandırabiliyoruz kendimizi. Şöyle bitirelim, Ronaldo ve Ibrahimoviç’in şut teknikleri, Eusebionunkiyle rahatlıkla boy ölçüşebilir hatta daha üstün oldukları söylenebilir, ancak bu iki zat-ı muhteremden yukarıdaki jestlerin benzerlerini izlemek mümkün olmamıştır ve pek muhtemel mümkün olmayacaktır da.

27 Aralık 2013 Cuma

Bir Yılsonu Geleneği

Bir Yılsonu Geleneği

Son günlerine yaklaştığımız ve ileride, Türkiye üzerine çalışacak olan yakın dönem tarihçiler tarafından “en uzun yıl” olarak adlandırılmaya namzet 2013, yalnızca spor etrafında gelişen olayların takip edilmesiyle dahi, ülkedeki genel gidişat hakkında fikir edinilebilmesini sağlayan bir yıl oldu. İktidar partisinin seçim kampanyasına çevrilen 2020 Olimpiyat adaylığı süreci, Spor Bakanlığının bu süreci, ırkçı söylemler kullanan bir sporcuya Akdeniz Oyunları töreninde bayrak taşıtılması, Malazgirt Savaşı’nın canlandırılması gibi Olimpik değerlerle uzaktan yakından ilgisi olmayan tutum ve etkinliklerle geçirmesi – ki Bakanın başına gelenler malum – iktidar cephesinden ilk aklıma gelen örnekler. Gezi Parkı protestolarına her renkten taraftar gruplarının etkin katılımı, bu katılımın aylar sonra başlayan lig karşılaşmalarında tribünleri inleten sloganlarla hatırlatılmasıysa, toplumsal muhalefeti incelemek isteyen araştırmacıların ilgileneceği başlıklar oldular. İktidarın, tribün sakinlerinin bu hareketliliğine, yine tribünlerde yaratılan kışkırtmalar ve başarısızlıkla sonuçlanan, kerameti kendinden menkul Rabia hareketini tribünlere yerleştirme çabalarıyla karşılık vermeye çalışması, bu siyasi zümrenin 2013 yılında yaşadığı krizi ele alacak olan analistlerin ilgi alanına girecek konular oldu.

İzmir, 1 ya da 2 Haziran 2013.

Dünyadaysa 2013, Olimpiyat Oyunları ve FIFA Dünya Kupası gibi büyük organizasyonların daha önce pek de gündeme gelmeyen boyutlarıyla tartışıldığı bir yıl oldu. Katar 2022 Dünya Kupası, FIFA Başkanı Blatter’in aşırı sıcaklarda organizasyonun sağlıklı bir biçimde yapılmasından endişe duyduğunu ve kupanın kış aylarına alınması için elinden geleni yapacağını açıklamasıyla başlayan tartışma, Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu ITUC vd. aktörlerin, Katar’da göçmen işçilerin kölelik statüsünde çalıştırılmalarına ve aşırı sıcaklardan etkilenerek ölmelerine işaret etmesiyle, insan hakları ve sosyal adalet bağlamına taşınmış oldu. Benzer insan hakkı ihlallerine, 7 Şubat’ta başlayacak olan Soçi Kış Olimpiyadı için yetiştirilmeye çalışılan tesislerin inşaatlarında çalışan, yine çoğunluğu göçmen işçiler maruz kaldılar. Son örneği, aylardır maaşlarını alamayan ve turistik vizeleri sona erdiği için saklandıkları yerden çıkamayan Türk işçiler. Her iki organizasyon da, evsahibi ülkelerin işlediği hak ihlallerinin tartışılmasına olanak sağladı. Bu ihlallerin ölüm seviyesine ulaştığı Katar’da yetkililer, çalışma yaşamında reform yapmak sözünü vererek durumu geçiştirdiler; durumun bu denli trajik bir duruma henüz ulaşmadığı – henüz diyorum çünkü orada da aşırı soğuklardan yakınıyor göçmen işçiler - Rusya’dansa herhangi bir ses gelmedi. Ayrıca, Rusya hukuk sisteminde yer alan eşcinsel yönelimlerin görünürlüğünü yasaklayan yasa, Kış Oyunlarına katılacak olan LGBT sporcuların tepkileriyle gündeme geldi. Muhtemelen, biraz kötümser ama gerçekçi bir yorumla, Katar’daki göçmen işçilerin haklarında kayda değer gelişmeler olmayacak ve Rusya’daki homofobik yasa, Soçi boyunca işletilmeyecek ancak bir anda ortadan kaybolmayacak da olsa, bu organizasyonların evsahibi ülkeler üzerinde insan hakları lehine baskı oluşturması önemli.
Çok önemsediğim Brezilya 2014 bağlamında ilgi çeken konular sona kaldı. Futbol tutkusunun laf olsun diye değil, kelimenin tam anlamıyla bir yaşam tarzı olduğu ülkede, ne devletin ne de FIFA yetkililerinin beklediği bir protesto dalgası Haziran boyunca ülkeyi sarstı. Bir başka deyişle, futbol sevgilerinden şüphe edilmeyecek Brezilyalılar dahi, eğitim, sağlık, ulaşım ve diğer sosyal politika alanlarında yapılacak yatırımlardan kısıntıya gidilerek, Kupa sonrasında atıl kalacak olan 70,000 kişilik stadyumlara para dökülmesine isyan ettiler. Bu isyan, bu iki büyük spor organizasyonunun, ilerleyen yıllarda tek bir ülke ya da kentte yapılmasını olanaksızlaştırabilecek sorunları hatırlattı. Bu büyüklükteki etkinlikler, Türkiye kamuoyuna aktarılmak istenenin aksine, ekonomik yarar getirmekten ziyade, altından kalkılması güç külfetler üretiyorlar. Bu nedenle, dünyanın en büyük ekonomisi ABD’nin Chicago gibi prestijli ve zengin bir kenti, 2016 Olimpiyat adaylığından çekilmişti.

2014 yılı öngörülerimizi haftaya bırakalım.

6 Aralık 2013 Cuma

Federasyon Kupalarında Demokratik Katılımcılık

Federasyon Kupalarında Demokratik Katılımcılık

Yeovil Town ve Altrincham. İsimlerinden İngiltere’de oldukları dahi zor anlaşılan bu iki takım, ülkelerinde tanınmalarını sağlayan bir meziyete sahipler. Federasyon Kupası (FA Cup) tarihinde üst liglerdeki takımları en çok eleme başarısı gösteren iki kulüp (sırasıyla 20 ve 16 kez). Üstelik Altrincham, amatör lig seviyesinde, Yeovil ise profesyonel liglere birkaç sene önce yükselmiş; herkesin mahallesinde bulunabilecek türden takımlar.

Dünya futbolunun en eski organizasyonu olan FA Cup, profesyonel liglerden ve bölgesel amatör küme olarak niteleyebileceğimiz liglerden tüm takımların katılımına açık ve bütün turları tek maçlı eleme sistemiyle oynanıyor. Kuralar çekilirken seribaşı sistemi uygulanmayarak, zayıf takımlar güçlülere yem edilmiyor. Final maçları 1920’li yıllardan bu yana, geçtiğimiz on yıldaki yenileme inşaati süreci haricinde, ülkenin tarafsız ve en büyük stadyumu olan Wembley’de yapılıyor ve  en az lig şampiyonluğu kadar heyecanla bekleniyor. Futbolun tekil sürprizlere açık doğası ve turnuvanın bu yapısı da, zayıf takımların çıkışlarına imkan tanıyor. Geçtiğimiz sezon da, son yılların en pahalı takımlarından Manchester City’i yenen 2. Lig takımı Wigan Athletic zafere ulaştı.

2013 FA Cup Finali, bir düzeltme: Wigan kupayı kazandığı sezonda Premier Lig'deydi, birkaç gün sonra ligdeki kritik maçı kaybedince bir alt kümeye düştüler.

Lig organizasyonundan daha eski olan bir diğer kupa, İspanya’nın Copa del Rey’i de eleme usulüne göre ve son 16’ya kadar tek maç üzerinden oynanıyor, ilerleyen turlarda çift maça geçiliyor ve La Liga takımları da son 32 turunda dahil oluyorlar. Almanların DFB-Pokal’i, bütün aşamalarda tek maçlı eleme sistemiyle devam ediyor. Çizmenin Coppa Italia’sı da, yarı final istisna olmak üzere tek maçlı sistemi benimsiyor. Bu üç ülke kupalarının kura çekimlerinde de, FA Cup’ta olmayan seribaşı yöntemine başvuruluyor. En katılımcı ve sürprize açık sistemin FA olduğunu söyleyebiliriz.

Lafı Türkiye’ye getirmenin vakti geldi, son yıllarda adı ve sistemi sürekli değişen, eski adıyla Federasyon Kupamız, demokratik katılımcılık ve sürprizelere açıklık bakımından bu yazıda ele alınan örneklerin gerisinde kalıyor. Bunun en önemli nedeni, bir süredir kullanılan ve kalıcılaşma tehlikesi gösteren, şu ana kadar başka bir ülkede benzerine rastlamadığım, günümüzde son 8 aşamasında uygulanan grup sistemi. Bu sistemi sorgulamaya geçmeden önce “Kupa nedir, neden düzenlenir” sorularını yanıtlamamız lazım. Her şeyden önce, takımların başarılarına göre ayrıldıkları kümelerde, birbirleriyle ikişer defa oynadıkları lig formatı zaten var. Demek ki, kupanın bir farklılığı olmalı. Gerek Avrupa’dan anılan örneklerde, gerekse ülkemizde lig-kupa ikiliğindeki en temel farklılık, alt ve üst kümelerdeki takımların aynı organizasyon içerisinde birbirleriyle oynuyor olmaları. Türkiye Kupası’nda son yıllarda yapılan olumlu bir değişiklikle, bölgesel amatör liglerin temsilcileri de biraz daha fazla yer buluyorlar eskiye nazaran. Diğer önemli nokta, aralarında bariz güç farklılıkları olan takımları bir arada oynatıyorsanız, sonucu önceden belli olan bir sistemi uygulamamanız, gerek hakkaniyet gerekse futbol zevki açısından önem kazanıyor. Grup sisteminin garabeti de bu noktada ortaya çıkıyor. Örneğin Balıkesirspor, Fethiyespor ve Nazilli Belediye’nin, ses getiren bu galibiyetleri grup aşamasında aldıklarını varsayalım; bu zaferler, diğer 5 maçtan da iyi sonuçlar almadıkları takdirde hoş birer anı olmaktan öteye anlam taşımayacaktır. Bu takımların, kendilerinden bir ya da birkaç lig yukarıdaki rakipleriyle maraton koşmaktansa, kısa mesafelerde şanslarının daha çok olacağı da, hem teorik hem de pratik açıdan defalarca kanıtlanmıştır.


Grup aşamasının uygulamaya konulmasından sonra, yalnızca Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor, Bursaspor gibi kalburüstü takımların kupa finaline yükselebildiğini görüyoruz. Aslında yaklaşık 50 yıllık geçmişinde 13 farklı şampiyon çıkaracak kadar çeşitliliğe sahip bir kupamız var, son 10 yıldaysa yalnızca 1 yeni şampiyon üretebilmiş. Tek maçlı eleme usulüne dönüş, yeni şampiyonların çıkışına olanak sağlayacak, süper ligden uzak kalan Karşıyaka, Göztepe, Adana Demirspor gibi kitlesel desteğe sahip takımların renklendirebileceği final karşılaşmalarını izletecek ve “bir zamanlar Lüleburgazspor çıkmış, hem Fener’i, hem Beşiktaş’ı elemişti” benzeri hikayelerin sayısını arttıracaktır.

30 Kasım 2013 Cumartesi

Katar’ın Spora Olan Düşkünlüğü

29.11.2013 tarihli Sol'da yayınlanmıştır.

Katar’ın Spora Olan Düşkünlüğü

Katar’ın dünya futbolu çevrelerinde birkaç başlık üzerinden tartışmalara konu olduğundan bahsetmiştik. Son zamanlarda ülkemiz basınında da çeşitli yazılar ve haberler yayınlanmaya başlandı. Kısaca hatırlatalım, bunlardan ilki, ortalama sıcaklığın 37 santigrat derecede olacağı bir dönemde bu ülkede 2022 Dünya Kupası’nın sağlıklı bir biçimde yapılamayacağı ve organizasyonun kış aylarına alınması üzerine gelişti. Konu bir çözüme ulaştırılmasa da, başka bir tartışmaya yol açtı. Ülkede göçmen işçilerin sağlıksız koşullarda çalıştırılmaları ve özellikle geçtiğimiz yaz aylarında aşırı sıcaklardan ötürü 44 göçmen işçinin yaşamlarını kaybetmeleri, uluslararası işçi örgütlerinin tepkisini çekti ve FIFA, Katar’ı işçi hakları konusunda reforma gitmesi konusunda uyarmaya başladı. Sonra, çalışma rejiminin şartlarından ötürü ülkeden ayrılmasına izin verilmeyen Fransız futbolcu Zahir Belounis’in yıllardır süren tutsaklığı gündeme geldi. Gary Lineker’in twitter üzerinden konuyla ilgilenmesi ve Dünya Futbolcular Birliği(FIFPro)nin Katar’ı futbolcu haklarından duyulan endişe nedeniyle ziyaret edeceğini açıklamasından birkaç gün sonra, Belounis’e çıkış vizesi verildi ve futbolcunun haftasonundan önce Fransa’daki evine dönmesi bekleniyor.

Böylece, bu 3 konudan birisinin hiç değilse şimdilik çözümlendiğini söyleyebiliriz. Peki, futbolda kulüpler ya da milli takımlar düzeyinde hiçbir başarısı olmayan bir ülke, nasıl oluyor da FIFA Dünya Kupasına evsahipliği hakkını kazanıyor ve uluslararası futbolda tartışmaların odağı haline geliyor? Bu soruyu yanıtlamak için, Katar’ın künyesine göz atmak gerekiyor. Nüfusu 2 milyon civarında olan doğalgaz zengini bu ülke, dünyada Gayri Safi Yurt içi Hasıla rakamının en yüksek olduğu ülke. Elbetteki bu zenginlik nüfusun geneline bir başka deyişle nüfusun %80’ini oluşturan ve Nepal, Hindistan, Pakistan gibi yoksul Asya ülkelerinden gelen göçmen işçilere yayılmıyor. Uluslararası Sendikalar Birliği ITUC’un yaptığı uyarıya göre, Katar işçi hakları konusunda gerekli iyileştirmeleri yapmazsa, 2022 yılında başlama düdüğü çalana kadar yaklaşık 4,000 işçi hayatını kaybedebilir.

Katar Televizyonu Al Jazeera tarafından hazırlandığı için, tanıtım ve reklamın, haberin önüne geçtiği bir video. Yine de, Aspire tesislerini görmek, hemen hepsi Katarlı olmayan antrenörler ve personelin çalışmalarından ve Cafu, Mourinho gibi isimlerin izlenimlerinden haberdar olmak için izlenebilir.

Katar, işçi haklarına ayırmadığı bu zengin mali kaynaklarını spora yatırmaktan çekinmiyor. Bunların başında gelen ASPIRE Akademisi, Katarlıların spor olanaklarını arttırmayı da amaçlıyor ancak asıl yoğun programı, özellikle futbol ve atletizmin çeşitli branşlarında  Afrika, Latin Amerika ve Asya ülkelerinden gelecek vaat eden çocukları toplayıp onları profesyonel atletler seviyesine yükseltmek. Akademinin internet sitesinde, Futbol Düşleri programıyla her yıl bu ülkelerden 500,000’den fazla çocuğun denemeden geçirildiği yazıyor. Eğitim veren profesyonel kadronun da çeşitli ülkelerden bir araya getirilen profesyonellerden oluştuğunu söylemeye gerek yok sanırım.

Katar’ın önde gelen spor kulüplerine ve organizasyonlarına sponsor olurken de oldukça cömert davrandığını görüyoruz. 2011 yılında, Katalan ulusal simgesi olarak kabul ettikleri formalarına reklam almamalarıyla tanınan Barcelona kulübü, Katar Vakfının 5 yıl için önerdiği 150 milyon Euro’luk teklifi kabul etti ve bu yıl da bu anlaşmayı, Katar Havayollarıyla imzalanan 3 yıllık ve 96 milyon Euro bedelli bir sözleşmeye dönüştürdü. Katar sermayesinin göze çarpan bir başka hamlesi de, Paris Saint-Germain’le yapılan 4 yıl süreli ve 200 milyon Euro bedelli sponsorluk anlaşması, bu sefer sponsor kurum Katar Turizm Ofisi olmuş. Guardian’da yayınlanan David Conn imzalı makaleye göre Platini, eski devlet başkanı Sarkozy’nin, Katar’ın PSG konusundaki girişimlerinin desteklenmesini istediğini kabul etmiş ancak 2010 yılında gerçekleştirilen dünya kupası evsahipliği oylamasında, Katar lehine oy kullanması yönünde bir baskı görmediğini ifade etmiş. Ancak Platini’ini oyunu yalnızca futbolun istikbali için kullandığına dair şüpheler burada sona ermiyor, özellikle bir avukat olan oğul Laurent Platini’nin, Katar spor giyim firması Burdda’nın CEO’luğuna getirilmesinden sonra.

Katarlı yetkililer, ASPIRE Akademisinin gelişmekte olan ülkelerdeki yetenek avcılığı faaliyetlerinin sosyal sorumluluk amacıyla yapıldığını savunuyorlar. Öte yandan, Katar’ı yöneten Al Thani ailesinin, ülkenin ekonomik zenginliğini dünya siyasetinde kendisine nüfuz alanı yaratmak için kullanma çabasında, sporu bir köprü olarak gördüğü yorumları da yapılıyor.