24 Mayıs 2013 Cuma

Artık Bir Manifestomuz Var


Artık Bir Manifestomuz Var
Spor basınının eski ve yeni kuşak temsilcilerinin bir araya gelerek hazırladığı “Biz Kazanacağız” başlıklı metini okumuşsunuzdur. Öncelikle belirtmek gerekir ki, kendi imzalarıyla gazetelerinde bu manifestoya yer veren yazarlar geniş kesimleri temsil edebilecek potansiyeli taşıyorlar. 
Biraz da manifestonun içeriğine bakalım. Kazanacak olan özne, “utanma duygusunun, medeniyetin, vicdanın ve adaletin tarafında olanlar”. Getirilen eleştirilerin, hedef aldığı kişi ve kurumların isimlerine yer verilmese de - malum Türkiye’de bir futbol kulübü yöneticisini eleştirecekseniz, tarafsızlığınızı kanıtlamak için cümle içerisinde diğer kulüplerin yöneticilerinin benzer demeç ya da vukuatlarını da anmanız gerekiyor - sözünü sakınmayan bir üslupla kaleme alındığını teslim etmek gerekiyor. Gözleri kör eden rekabet ortamında, renk körlüğünü tavsiye ediyor. Irkçılığı ve ayrımcılığı karşısına alıyor, lafını masa başında maç bağlayandan da, maç sırasında kural değiştirenden de esirgemiyor. Bu girişimi etkisizleştirmek için ileri sürülebilecek “hepimiz aynı gemideyiz”, “futbol ailesi” ve benzeri klişelere karşı önlemini alıyor. Kanımca bu çıkışı şu ana kadar tanık olduğumuz benzerlerinden ayrı kılan birkaç önemli noktadan birisi de burada yatıyor. Tekrar olacak, isim zikredilmiyor ancak futbol elitleriyle araya belirgin bir mesafe konuyor.


Genellikle bu kadar övgüyü, biraz yergi, hiç değilse eksik kalan noktalara dikkat çekmek, takip eder. Bunu yapmak niyetinde değilim, her şeyden önce Bağış Erten’in dediği gibi bu bir başlangıç vuruşu. Futbolun tatile girdiği günlere geldik, Erkek Basketbol Play-Off’larını da başta Galatasaray-Karşıyaka eşleşmesi olmak üzere kazasız belasız atlatırsak, bu başlangıç vuruşunu, yaratıcı taktik varyasyonlarla geliştirmek için zamanımız olacak.
Yaratıcı olmak önemli, çünkü padişah özentisi son fermanında stadyumların polise emanet edilmesinden bahsetti. Polisin iktidar tarafından nasıl kullanıldığı artık yalnız biz solcuların, öğrencilerin, işten çıkarılan işçilerin ya da derelerine ve topraklarına sahip çıkan yurttaşların değil, bütün kamuoyunun malumu. 1 Mayıs’tan bu yana hünkarlarından aldıkları emirlerle hemen her gün İstanbul’u gaza  boğan bir yapıyla karşı karşıyayız. Çarşamba gecesi oynanan kupa finalinde de, Trabzonspor taraftarlarının, o herkesin bildiği konfeti atma ve belki bir iki tane meşale yakma dakikası geldiğinde, her maç tekrarlanan sıradan bir tribün şovunu dahi biber gazıyla bastırmaya çalıştılar. Şiddet uygulamak için bahaneye dahi ihtiyaç duymuyorlar. İşte bu şiddeti tribünlerin dışında tutmak için, tribünlerin sakinlerinin insiyatif almaları gerekiyor. Kimi takımların taraftarları arasında kan davasına dönüşen gerginliklerden en azından bir tanesini sonlandırmak iyi bir başlangıç olmaz mı?
Metini kaleme alan yazarların önemli bir sorumluluk yüklendiğini düşünüyorum. Hayal görmeye gerek yok, Türkiye’de devletin adalet ve güvenlik hizmetlerine olan güven sıfırlanmış durumda. 2007-2011 yılları arasındaki tutuklama dalgaları, gizli tanıklar, düzmece deliller ve deli saçması iddianamelerle devam eden ve kürt hareketinden ulusalcılara kadar, akp-cemaat koalisyonu dışında kalan herkesi etkileyen yargılamalar yüzünden, büyük fırtınalar kopartılarak başlatılan şike soruşturması, aslında ölü doğmuş bir girişimdi. Mesele, ülke futbolunda maç sonuçlarının manipüle edilip edilmemesi değildi, çürümüş bir adalet sisteminin adalet dağıtamayacak, vereceği kararlara kimseyi inandıramayacak oluşuydu. Bu manifestoya verilen olumsuz tepkilerin bir çoğunun temelinde, bu sürecin yarattığı güvensizliğin olduğunu görüyorum. Başlama vuruşunun arkasını getirebilmek için, bu güvensizliği aşmak için sabırla çaba göstermek gerekiyor.

10 Mayıs 2013 Cuma

Yeni Nesil Stadyumlar


Bu yazı, 10.05.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Yeni Nesil Stadyumlar
Cevat Prekazi, katıldığı bir televizyon programında, sunucunun Türk Telekom Arena’ya beraber giderek maç seyretme talebini “Ben Ali Sami Yen”i seviyorum diyerek geri çevirince, “ağabey, orası toprak oldu” yanıtını almıştı. Prekazi bunun üzerine, Kusturica filmlerini anımsatan bir hissiyatla “Babam da toprak oldu ama ben onu seviyorum” demişti.
Galatasaray’ın orta sahadaki zarif virtüözünün duygusal yaklaşımı bir yana, bu yeni stadyumu geçtiğimiz pazar günü 3. ziyaret edişimde, gayri insani bir modern zaman yapısıyla karşı karşıya olduğumuzu bir kere daha hissettim. Ulaşımdan başlayalım. Her randevuya yaklaşık 50 bin kişinin beklendiği bir mekana toplu ulaşımın, tek bir metro hattı üzerinden sağlanması ve bu hattan çıkan insanların yine tek noktadan stada ulaşıyor olmalarının yarattığı riskleri analiz etmek için mühendislik bilgisine sahip olmak gerekmiyor.
İstasyonun çıkışında, 25 yıldır maçlara giden bir futbolsever olarak edindiğim alışkanlığı yerine getirmek için, su, simit gibi ihtiyaçları, cebimdeki bozuk paralardan kurtulmak suretiyle karşılamak istiyorum. Ancak etkinlik günleri haricinde kent yaşantısının bir parçası olmayan alanda, bir simitçi bulmak mümkün olmadığı gibi, bir şişe su alabileceğiniz seyyar satıcı kardeşlerimizin de istasyondan öteye geçmelerine izin verilmediğini fark ederek, neyse içeride birkaç katı para vererek alırız, kırk yılda bir maça gelmişiz zaten, diyorum. Kuzey tarafında ve kuzeyli rüzgarların nüfuz alanında olan tribünümüzde ilk yarıyı bitirdikten sonra, fahiş fiyatlara satış yapılan ve tamamı bir gıda zincirinin parçası olan büfelerden bir bardak su alabilmek için tekrar bir uğraşın içine giriyorum. Eski Ali Sami Yen’de ya da gerçekten köhnemiş olan Ankara 19 Mayıs’ta birkaç dakika içerisinde halledilebilecek bu işlemin tamamlanmasının, 2. yarının başlangıcını bulabileceğini hesap ederek yerime dönüyorum. Bu arada eski zamanlarda taze hıyardan peynirli pideye varıncaya kadar, ucuz atıştırmalıkların tribünlerde dolaştığını anımsayarak, bir ümit, giriş kapılarını gözlemeye devam ediyorum. Aradığım bir bardak suya ulaşmak, yüz milyonlarca dolara mal olan bu tesiste imkansız adeta.
Aslında futbol seyircisi türlü mahrumiyetlere alışkındır ve konfora meraklı değildir. Dolayısıyla, bilet almak için çile çekmekten, uzun saatler boyunca aç kalmaktan, maçı ayakta izlemekten, maça girişlerde ve çıkışlarda sıkışıklık nedeniyle sürüklenmekten pek şikayet etmez, hatta bunların bir kısmını maç tecrübesinin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Bu durum, kulüp yönetimlerinin statlarını yenilerken, taraftarlarını düşünmemeye devam edebilmelerindeki en önemli neden. Son dönem stadyumlarında dikkat edilen ilk ve belki de tek konu, yaratılacak olan atmosferin rakip takım ve tercihen hakem üzerinde baskı oluştururken, ev sahibi takıma itici güç vermesi. Bu saikle, hemen tüm stadyumlardaki atletizm pistleri kaldırıldı ve tribünler bazı noktalarda sahanın yarım metre kadar yanına getirildi. Bu tasarımın seyir zevkini arttırmakla beraber, gerilime yaslanan ve başarıya odaklanan endüstriyel futbol anlayışının bir tezahürü olduğunu düşünüyorum. Bu noktada İngiltere ve Almanya gibi ülkelerdeki örneklerin, Türkiye açısından anlamlı olmadığını da söylemem gerekiyor. İstanbul’un merkezi noktalarında yer alan 3 büyük takımın stadyumlarından atletizm pistleri kaldırıldı ve bunların yerine, halkın da yararlanabileceği yeni spor sahaları yapılmadı. Sonuç olarak, kent merkezinde, binlerce metrakare yer kaplayan ve yılda taş çatladı 25 gün kullanılacak devasa tesislerin varlığı, kapitalizmin müsrifliğini ortaya koyuyor.
Hayır, alınmasın demiyorum. Almanya’dan illa bir örnek alınacaksa, Allianz Arena’nın Bayern ve 1860 Münih tarafından ortak kullanımı örnek alınsın.    

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Asla Yalnız Yürütmeyen Taraftarlar


*Bu yazı, 03.05.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Asla Yalnız Yürütmeyen Taraftarlar
Bir süredir 1 Mayıs yürüyüşleri başta olmak üzere, taraftar gruplarının toplumsal hareketlerin bir parçası olmaya başladığına tanıklık ediyoruz. Bu yıl da, takip edebildiğim kadarıyla İstanbul, İzmir, Adana, Ankara ve Çanakkale’de sol eğilimli taraftar grupları gösterilere katıldılar. Bazı illerde farklı renklere sevdalı olan grupların ortak pankartlar altında yürüdüğünü de sevinerek gördük. Taksime ulaşmak amacıyla hareket eden grupların arasında, Tek Yumruk(GS), Sol Açık (FB) ve Beşiktaş Çarşı lehdarlarının direnci takdire şayandı. Türkiye’de en az öğrenciler, işçiler, kamu çalışanları kadar polis zulmüne uğrayan ve buna karşı bir bağışıklık geliştiren bir diğer kesim de taraftarlar. İstanbul’da polis telsizlerinden duyulan “herkesi dağıttık, Çarşı’yı dağıtamıyoruz bir türlü” tümcesi ve yıllardır tribünlerde söylenen “sık bakalım, sık bakalım, biber gazı sık bakalım. Copunu bırak, maskeni çıkar, delikanlı kim bakalım” tezahüratının, gaza boğulan Beşiktaş sokaklarında da yankılanması, konuyu bilenler açısından şaşırtıcı değildi.

Bu gruplar takımların taraftar kitlelerinin içerisinde, nicelik olarak küçük bir yüzdeyi temsil etseler de, önemli bir boşluğu dolduruyorlar. Taraftarlık olgusu, özellikle rakip takımlara karşı geliştirilen öfke, kıskançlık ya da benzeri olumsuz duygularla birleştiğinde, insanlar arasındaki ırka, etnisiteye, dine dayalı ayrımların yeni bir örneğini oluşturma potansiyelini de taşıyor. Bu noktada,  taraftarları sektörün müşterilerine indirgeyen, bunu kabul etmeyenleri marjinalleştirmeye çalışan endüstriyel futbol politikalarına karşı bir arada mücadele yürütmenin zeminlerini aramak, farklı takımlara gönül veren emekçiler arasındaki ayrı düşme haline mani olmak açısından da önemli. Bu konuda alınacak daha çok yol olduğunu unutmamak gerekiyor. Geçtiğimiz sezonun son maçının ardından, stadın içerisinde ve Kadıköy’ün sokaklarında Fenerbahçe taraftarına yapılan eziyet sonrası, rekabet duygusu dayanışmaya baskın çıkmış ve bu saldırganlığa gereken ortak tepki verilememişti.
Rekabetin farklı taraftarlar arasında yarattığı çekişmenin en nadide örneklerini, twitter sataşmalarında görmek mümkün. Yetişkin kadınlar ve erkeklerin –evet kadınlar da hiç geri kalmıyorlar bu konuda - Ortaokul sıralarından hatırladığımız esprilerle birbirlerini kızdırmaya çalışmaları, kendi başına bir sorun teşkil etmiyor aslında. Çocuk ruhlarını koruyan insanlar işte canım, diye düşünülebilir. Ancak bu sataşmaların, arkadaşların birbirlerini kızdırmalarının ötesine geçen bir noktaya ulaşmaya başladığını da görmek lazım.
Jason Collins’in hatırlattığı
Twitter’dan söz açılmışken, bu hafta kısaca da olsa değinmeden geçmek istemediğim bir diğer konu, NBA oyuncusu Jason Collins’in gay olduğunu açıklaması üzerine aldığı tepkiler. Aslında bu sosyal medya sitesi üzerinden edilen birkaç küfürün ve erkek soyunma odalarında eşcinsellere yer olmadığını savunan birkaç ABD’li sporcu dışında olumsuz tepkiler almadı 34 yaşındaki oyuncu. Öte yandan, başarılı bir profesyonel sporcu olan Collins’in bu yaşına kadar cinsel yönelimini açıkça beyan edememesi üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu haberin yakın geçmişten hatırlattığı, Justin Fashanu’nun trajik bir sonla nihayet bulan öyküsünü Eurosport Türkiye’nin internet sitesinde Ali Murat Hamarat kaleme aldı. 1 Mayıs yorgunluğunun da etkisiyle bu haftaki yazımı kısa tutarak, İngiltere tarihinde, gay olduğunu kamuoyuna açıklayan tek futbolcu olan Fashanu hakkındaki bu yazıyı öneriyorum. 

27 Nisan 2013 Cumartesi

Sıçramayı Gerçekleştirmek

Bu yazı, 26.04.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Sıçramayı Gerçekleştirmek

Gençlerbirliği son yıllarda diş geçiremediği, ancak bir dönem özellikle Ankara’da kaybetmediği Fenerbahçe’yi yenince, şampiyonluğun kaderi de büyük ölçüde belli oldu. Alkaralar’ı kimin şampiyon olacağı ilgilendirmiyor elbette, onlar haftalar sonra gelen bu galibiyetle, zor gözüken Avrupa Ligi hedefini yeniden hatırlamış oldular. Bu hafta ilk dört umudu mucizelere bağlı olan Trabzonspor karşısında bir galibiyet alabilirlerse, kalan maçlarını hepsi de üzerlerinde bulunan Kasımpaşa, Beşiktaş ve Bursaspor’a karşı  oynayacaklar ve kazandıkları her maç, bir sonrakini final maçına dönüştürecek. Gerçekleşirse, son yıllarda finiş düzlüğünde atılmış en müthiş deparı izlemiş oluruz.
9 dakikalık bir uefa sezonu özeti, tribünler ne kadar da doluymuş!

Bir meskun mahallin adını taşımayan yegane Türkiye Ligi kulübü, iki sezondur Fuat Ç. önderliğinde olumlu bir futbol oynamaya çalışıp, zaman zaman da dikkat çekici sonuçlar alabiliyor. UEFA Kupasında 4. tura yükseldikleri sezonu - ki o sezon kupayı alacak olan Valencia’yı uzatma dakikalarına kadar zorlamışlardı - takip eden yıllarda, yeni bir heyecan yaratamamışlardı. Peki Gençlerbirliği’nin bir basamak yukarıya çıkıp, her sezona belirli bir plan çerçevesinde, üzerine düşünülmüş hedeflere ulaşmak amacıyla başlaması ve bazı sezonlarda şampiyonluğa oynayacak bir takım haline gelmesi mümkün müdür?
Bahsettiğimiz takım, yaklaşık olarak 20 yıldır bir alt kümeye düşmeden ligde kalabilmiş, dört büyükler haricindeki iki takımdan birisi (diğeri de renkdaşları Gaziantep). Bu devamlılıkta, kulübün mali yapısını korumadaki özeni, birkaç başarısız sonucun ardından oyuncularına ve antrenörlerine sırtını dönmeyen taraftarlarının sakinliğinin payları var. Bu sükunetin, başkent temsilcilerinin diğer takımların taraftarlarıyla lüzumsuz gerilimlerin yaşanmamasında ve takımın, ülkenin genelinde belirli bir sempati toplamasında da rolü büyük. Ayrıca, kırmızı-siyahlılar en az birkaç sezon daha Süper Lig’deki tek Ankara temsilcisi olacaklar; bu da en azından seyirci sayılarını arttırabilir ve bunların bir kısmını taraftara dönüştürebilir.
Buraya kadar sıraladığım olgular, yukarıdaki soruya olumlu yanıt verilebileceğine dair bir umuda işaret ediyor. Ancak bunların önemli bir kısmı bir süredir zaten bilinen gerçekler (Tanıl Bora, yazılarını derlediği Karhanede Romantizm kitabında kısmen değinmişti). Bir sıçramanın gerçekleşmesi için, endüstriyel futbol dünyasında daha fazla maddi kaynak gerekiyor. Bir başkanlar diyarı olan ülkemizin kazığını en sağlam çakmış örneklerinden olan İlhan Cavcav, her ne kadar bankalar ve menajerler nezdinde itibarlı bir işadamı da olsa ve akılcı transfer politikası güttüğü her daim söylense de, yeterli olmuyor. Başka kent takımları için geçerli olabilecek, yörenin ileri gelenlerinin ellerini cebine atması ya da seçim yatırımı çerçevesinde gelişebilecek Belediye desteği gibi geleneksel yöntemler, Gençlerbirliği için geçerli değil. 19 Mayıs Stadyumu’nun Maraton tribünü sezonluk bilet fiyatının, 2012-13 için 150 TL olduğu düşünülürse, gişe gelirlerinin de kayda değer bir kalem oluşturmayacağı görülecektir. Belki de bu durum, daha sağlıklı bir kaynak üretme politikasının geliştirilmesini sağlayabilir. Kulübün üye sayısını arttırmayı hedefleyen bir kampanyayla, takımı uzaktan takip eden binlerce sempatizanı kazanmak bir başlangıç olabilir. Bu üyelerin belirli bir süreklilikte katkı yaptığı, bunun karşılığında kulübün sağladığı çeşitli sosyal ve kültürel olanaklardan yararlanabilecekleri bir planlamayı gerçekleştirmenin olanaklı olduğunu düşünüyorum. Bu da kolektif bir sermaye birikimi modelinin ilk adımını oluşturabilir.

19 Nisan 2013 Cuma

Kot pantolon ve Bergman'dan sonrası-Darezhan Omirbayev Röportajı


32. İstanbul Film Festivali Yarışma Bölümü’nde yer alan “Öğrenci”, Kazakistan yapımı bir “Suç ve Ceza” uyarlaması. Yönetmen-senarist Darezhan Omirbayev’in yarattığı modern Raskolnikov, kira parasını denkleştirmeye çalışan bir üniversite öğrencisi. Günlük yaşantısında tanık olduğu eşitsizlikler, maruz kaldığı haksızlıklar ve güçlü olanın ayakta kalacağını öğütleyen serbest piyasa propagandası, öğrenciyi, eski ceza kanunu tabiriyle “cürüme teşvik” ediyor.
Aynı zamanda bir öğretim görevlisi olan Omirbayev’le filminden ve sovyet sonrası Kazakistanından konuştuk*.

2010’lu yıllarda, yayınlanışından neredeyse 150 yıl sonra, neden “Suç ve Ceza”yı sinemaya uyarlama ihtiyacı hissettiniz?
Bunun biçime ve içeriğe ilişkin nedenlerini sayabilirim. Elbette çok önemli bir roman, Davut ve Golyat’ın hikayesi gibi, bir öğrenci bütün dünyaya karşı duruyor. Ayrıca ayrıntılı betimlemelerle bezeli bir kompozisyona sahip ve sinematografik olarak tanımlanabilecek bir roman; okurken sahneler canlanıyor gözünüzde. Örneğin, Raskolnikov’un paltosunun içine baltayı koymasını ve diğer bütün hazırlıklarını detaylı bir biçimde tasvir ediyor. İçeriğe ilişkin olarak şunları söyleyebilirim. Kapitalizm Kazakistan’a ikinci defa geliyor, büyük eşitsizlikler var. Eskiden halk bir bütündü, şu anda zenginler ve yoksullar olarak ayrılmış durumda ve gelir dağılımında büyük bir uçurum var. İsviçre’de en zengin kesim, en yoksul kesimin 3 katı kadar gelire sahip, çok zenginlerden yüksek vergiler alınıyor; neredeyse sosyalizm! Rusya’da yapılan bir araştırma - Kazakistan’da da durumun farklı olduğunu düşünmüyorum - bu farkın çok daha fazla olduğunu gösteriyor. Bugün Kazakistan’da 300 dolar da, 3 milyon dolar da kazansanız, %13 oranında vergi veriyorsunuz.
Sovyet döneminde insanlar bazı şeylere çok alışmışlardı, dolayısıyla bütün işletmelerin özelleştirileceğini ve insanların işsiz kalacaklarını öngöremediler. Perestroyka yıllarında insanlar, ekonominin yolunda gitmeye devam edeceğine ve buna ilaveten, özgürlüklerin artacağına inanıyorlardı. Örneğin benim Sovyetler Birliği döneminde  2 önemli sorunum vardı; kot pantolon almak ve Bergman filmlerini izlemek. Şimdi bolca kot pantolon alabiliyor ve Bergman filmlerini de  izleyebiliyoruz ancak ülkenin yaslanacağı bir temel, sağlam bir ekonomi vs. kalmamış durumda.
Filmde ders anlatan iki üniversite hocasından ilki, Kazakistan’da çok sayıda milyoner olmasını över ve öğrencilerin bundan ilham almasını öğütlerken, diğer hoca, sisteme geleneksel olarak tanımlanabilecek bir karşı çıkış öneriyor ve Asyalıların, kapitalizmin temeli olan protestan ahlakından farklı değer yargılarına sahip olduğunu savunuyor. Bugün Kazakistan’da bu iki yaklaşımın dışında, evrensel hale gelebilecek, eşitlikçi ve halkçı bir seçenekten söz etmek mümkün mü?
Henüz insanların tepkileri duygusal boyutta. Max Weber’e göre, kapitalizmin kaynağı protestanlıkta yatıyor. Bu sistemi protestan geleneğinden olmayan bir ülkeye getirdiğinizde büyük sorunlar ortaya çıkıyor. İnsanlar, kapitalizmin kendilerine uygun bir sistem olmadığını yeni yeni anlıyorlar. Örneğin Rusya’da farklı arayışlar başladı. Eskiden bütün ekonomi devletin elindeyken, günümüzde işletmelerin neredeyse tamamı özelleştirilmiş durumda. Şimdi Kazakistan’da bir siyasi parti, ekonomide kamulaştırmaların yapılması talebini savunuyor ve bunun için bir referandum istiyor.
Ülkemizde bilimsel çalışmalar ve üretim azalıyor. Kapitalizmin hali ortada, bu yüzden sosyalizmin geleceğinin olduğunu düşünüyorum.
Filmin fragmanı, youtube'da filmin tamamı bulunuyor, ingilizce altyazılı ve biraz düşük kalitede de olsa.

Kazakistan’daki film endüstrisinin durumuyla, Sovyetler Birliği zamanındaki durum arasında benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?
Neyse ki devlet filmleri finanse etmeye devam ediyor. Bir yılda yaklaşık 10 film çekiliyor ve bunların 7 ya da 8’i devlet tarafından destekleniyor; bunun yanısıra özel yapımcılar da var. Sansür uygulaması yok. Tabi yılda 10 film çok az bir rakam, ayrıca insanlar da Kazak filmlerine ilgi göstermiyorlar ve Hollywood filmlerini izlemeyi tercih ediyorlar.
Festivale katılan “Kuleli Ev” filminin yönetmeni Eva Neymann, Ukrayna’da bu rakamın daha az olduğunu söyledi.
Evet, eski Sovyet cumhuriyetlerinin hemen hepsinde bu durum sözkonusu.
20 yıl önce de festivale gelmiştiniz, o dönemde Türkiye sineması bir krizin içindeydi ancak bu geçen sürede yeni yönetmenler yetişti ve önemli filmler çekildi. Bu filmler ve yönetmenleri takip ediyor musunuz? Örneğin, Zeki Demirkubuz’un Dostoyevski uyarlaması “Yeraltı” yı gördünüz mü?
Zeki Demirkubuz’u bilmiyorum. Ama 11’e 10 Kala (Pelin Esmer) çok beğendiğim bir filmdi ve jüri üyesi olarak katıldığım bir festivalde, filmin ödül alması için de epey uğraştım! Moskova Film Festivalinde’de Ana Dilim Nerede (Veli Kahraman) filmini çok beğenmiştim, ama ödül almasını sağlayamadım.
Tabi Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler ve 3 Maymun’unu da gördüm. Bir de bunun dışında Kazak tv’lerinde gösterilen dizilerinizi biliyorum.
Filmle başladık, filmle bitirelim. Cinayet sahnesi ve şiddet içeren diğer sahnelerde, kamerayı başka bir yöne çeviriyor ve akan kanları, vurulan insanları göstermiyorsunuz. Bu tercihinizle ilgili ne söyleyebilirsiniz?
Bu çok gerçekçi bir yaklaşım olurdu, bence günümüzde sinemanın en önemli sorunlarından birisi çok gerçekçi olması. Örneğin İran filmi “Ayrılık”. Hayatın kopyası bir film yarattığınızda bu sanat olmaktan çıkıyor. Bir operaya gelip, müzik olmadan librettoyu dinlemeniz gibi. Aslında operaya öncelikle müzik dinlemek için gidersiniz. Sinemaya da gerçekliğin aynısını görmek için değil, iyi bir film izlemek için gidersiniz. Bu sahneleri gösterseydim hayatın dilini kullanmış olacaktım ama ben sinema dilini kullanmak istedim.
*Rusçadan çeviri için Natalia Makarova’ya teşekkür ederim.

13 Nisan 2013 Cumartesi

Diktatörlüğün Gücü Gülümsemelerden Geçer


13.04.13 tarihli soL'da yayınlanmıştır.

“Diktatörlüğün Gücü Gülümsemelerden Geçer”
Olimpo Garajı filmiyle tanınan yönetmen Marco Bechis, Mussolini dönemini ele aldığı belgeseli “Liderin Gülüşü”nü sunmak amacıyla İstanbul Film Festivali’ne katıldı. Yapım, faşist liderin konuşmalarını ve haber filmlerini, yönetmenin babasının tanıklıklarıyla harmanlayarak, İtalyan toplumunun Ulusal Faşist Parti iktidarı boyunca maruz kaldığı propaganda faaliyetlerini anlatıyor. Bechis’le, bir bardak demleme çayın 1,50 TL’ye içilebildiği son kalelerimizden birisi olan Beyoğlu Sineması’nın fuayesinde buluştuk.

Filmde görüntüleri izlerken, duyduğumuz tek yorumcu, kendi gençliğini anımsayan babanız. Babanız konuşmadan önce görüntüleri izledi mi?
Hayır ama ben görüntüleri seçerken, onun anlattıklarından yola çıktım.
Tarihsel bir süreci ele aldığınız bir filme, kişisel bir pencereden yaklaştığınızı söyleyebilir miyim?
Tarihsel olgular üzerine yorum yapan bir film yapmak istemedim. Genelde bu arşiv görüntüleri bu şekilde kullanılırlar. Ben izleyiciye, 20’ler, 30’lar ve 40’lardaki propaganda makinesini yeniden kurarak, bu imaj bombardımanı deneyimini yaşattırmak istedim. Maalesef o dönemde eleştirel bakamıyorlardı. İzleyicinin bu bombardıman karşısında çıplak kalmasını istedim.
Ayrıca bu tip görüntülerle tarihi olgulara dayanan bir film yapamazsınız çünkü bu görüntüler, gerçekliğin tahrif edilmiş halidir ve rejimin düşüncelerini yansıtırlar. Döneme ait 8 milyon metrelik filmin bulunduğu Luce Arşivi’nde, homoseksüellerin, fahişelerin, yoksulların, grevlerin ve işçi hareketlerinin görüntülerini bulamadım.
Arşivin tamamını izlemiş olamayacağınızı tahmin ediyorum, filmde kullanacağınız görüntüleri belirlerken kriterleriniz nelerdi?
Eğer hepsini izlemeye kalksaydım, halen izlemeye devam ediyor olurdum! Amprik bir sistem belirledim kendime, 6 aylık bir sürem vardı. Böyle bir malzemenin karşısındayken bir rota belirlemeniz gerekir. Olgulardan ziyade, bana bir şeyler çağrıştıran görüntüleri seçmeye başladım ve arşiv çalışanlarıyla asistanımın da yardımıyla, bu çağrışımları yapan görüntüleri bulmaya çalıştık.

Sanırım çocuklar ve gençlerle ilgili görüntüler araştırma yaptığınız alanlardan bir tanesi. Faşist rejimlerin gençlerin fiziksel eğitimine yoğunlaştığı bilinir ve bu görüntüler filmde önemli bir yer tutuyor. Filmin başlığında da yer alan “Gülüş”ü, kaybolan bir bebeğin bulunmasına önderlik eden küçük çocukta da görüyoruz.
Evet, bu filmin spotlarından birisi, “Küçük Liderin Gülüşü”.
Peki İtalyan halkını, Mussolini’nin etkisi altında bırakan faktörlerden birisi bu gülümseme miydi?
Bana göre bir diktatörlüğün gücü, bu gülümsemelerden geçer. Her şeyin otoriteye dayandığını düşünmüyorum. Hitler’in sistemi korkuya, Mussolini’ninki bu gülümsemeye dayanıyordu, bir başka deyişle popülizme. Konuşmalarında, tarihsel açıdan hiçbir anlamı olmayan ancak retoriği yansıtan bölümleri kullandım. “Ben sizden birisiyim”, yani liderin dinleyicilerden birisi olması durumu, her gün karşılaştığımız bir durum. Geçen sabah televizyonda, başbakanınız Erdoğan’ın konuşmasını gördüm, tek bir kelime bile anlamadım ancak hareketlerinden otoriter birisi olduğu izlenimine kapıldım.
Evet, zaten Berlusconi ile de iyi arkadaşlar!
Evet, mesela jestlerle konuşuyordu, ülkede herkesin ona bakmakta olduğunu anladım. Tabi bir diktatörlükle karşılaştıramayız, sonuçta insanların oy verdiği birisi. Ancak iletişim araçlarıyla kurulan bu ilişki, bir anda değişmiyor. Günümüzde istediğiniz bilgiye ulaşmanızı sağlayacak birçok araç olmasına rağmen, kendi başlarına bu araçlar, İtalyan halkının 1920’ler ve 30’lar boyunca düştüğü tuzağa düşmesine engel olmuyorlar. Bence bu ilginç, niye bu kadar araca sahip olmamıza rağmen, halen bu tuzağa düşüyoruz? O halde, yeni araçların icadına ihtiyaç var.
Belki de bugünkü problem, örneğin Türkiye’de yüzlerce gazete ve televizyon olmasına rağmen, bir işçinin iş kazasında ölmesinden kimsenin bahsetmemesi.
Doğru, haberlerin hiyerarşisinde, gerçekten önemli olanlara değer vermiyorlar. Burada da bir sistem var, rejimin (Mussolini) yaptığı manipülasyonlara benziyor. Medyanın gücü, önemsiz olan şeyleri önemli gibi empoze edebilmesinden ve kimsenin farkında olmadığı ancak çok önemli olan haberleri gizleyebilmesinden geliyor. Ben bu tuzağa düşmemek için, gazete  okuduğum zamanlarda en küçük yazılara kadar okuyorum. Gerçek haberleri ancak böyle keşfedebiliyorum, genellikle bir köşeye gizlenmiş oluyorlar. Yani bilgilenmek için çok çalışmanız lazım!
Luce arşivi araştırmalara açık mı, rahatlıkla izin alabildiniz mi?
Öncelikle şunu söyleyeyim, bu proje bana arşiv tarafından sipariş edildi. Bu görüntülerle istediğin gibi bir çalışma yapabilirsin dediler. İnternet siteleri var ve kalitesi düşük olsa da, bu görüntüler mevcut. Sonuç olarak, bir hazine var ama insanların bunlardan pek haberi yok. Amerika’da bu tip görüntüler büyük müzelerde sergilenir, çünkü çok yeni bir tarihleri var. İtalya’da İstanbul’da ya da Akdeniz ülkelerinde zaten kafanızı çevirdiğiniz her tarafta Roma İmparatorluğu ve diğer uygarlıklara ait kalıntıları görebilirsiniz. Ben bu arşiv görüntülerinin çok azının gösterildiklerini, ancak çok önemli olduklarını düşünüyorum, bu yüzden bu filmi yaptım.
Pazar günü yapılan Emek Sineması yürüyüşüne siz de katıldınız, sürecin ayrıntılarını biliyor musunuz?
Evet, üç sene kadar önce yine İstanbul Film Festivali’ne katılmış, İnsan Hakları Yarışması’nda jüri üyeliği yapmıştım. Yönetmenin ismi neydi, benimle birlikte jüride olan, Siri?
Sırrı Önder?
Evet o, beni Sinema’ya götürmüştü, 2010 yılı, yanılmıyorsam protestonun başladığı dönem. Dolayısıyla konuyu biliyordum ve katılmak istedim. Ancak polis insanları yıkamaya başlamadan 5 dakika kadar önce ayrıldım, işlerin yolunda gitmeyeceğini fark etmiştim! Zaten  birkaç arkadaşla birlikte yürüyüşten 1 saat kadar önce sinemanın önüne gitmiş ve ellerinde telsizleriyle dolaşan sivil polisleri görmüştüm. Tanıdığım çok az insan vardı, ben de gözlem yapmaya çalıştım. İlk başta yürüyüşe katılanların çok sessiz ve korku içinde olduklarını gördüm. Demokratik bir ülkede insanlar polisten korkmamalılar, Taksim Meydanında polislerin “iyi” olduklarını anlatan videolar gösteriliyordu.
Bu da festivalin bir bakıma parçası oldu, her yıl polis haftasını kutluyorlar ve geçit töreni düzenleyip, bütün trafiği kilitliyorlar.
Evet, İsviçreli bir yönetmen sinemadaki söyleşisine bu nedenle katılamadığını anlatmıştı. Neyse endişeli olduğum konu - Arjantin’li olduğum için ne söylediğimin farkındayım- polisten duyulan korku. Bu anti-demokratik bir duygu ve eğer bunu sürdürüyorlarsa, yani polisin hırsızları nasıl yakaladığını gösteren videolar üretiyorlar ve sonra insanlara korku saçıyorlarsa, protesto yalnızca sinemanın geleceğine ilişkin olmamalı, aynı zamanda bu tavra yöneltilmeli.
İstanbul’da yaşayan Bolivyalı bir ünivesiteli öğrencisi bana, “ülkemde hükümet halktan korkar, sizde ise durum tam tersi!” demişti.
Böyle mi söyledi gerçekten, doğru! Bu yüzden, yürüyüşün benim tanık olduğum kısmında, insanların sessiz olduğundan bahsediyorum. Tabi bağırmaları gerekiyor demiyorum, ancak televizyonda Erdoğan kendinden emin bir biçimde yüksek sesle konuşurken, yürüyüşteki insanlar sessizlerdi ve başları öndeydi. Buradaki risk, demokratik ama otoriter bir cumhuriyet haline gelmek.  


5 Nisan 2013 Cuma

Oyun oynayan çocuklar


Oyun oynayan çocuklar
Costa Gavras’ın İstanbul Film Festivali’nde gösterilen yeni filmi “Le Capital”, 2007 yılında ABD’de mortgage krizi olarak başlayan ve hızlıca dünya çapında bir bunalıma dönüşen sürecin ardından izlediğimiz, küresel kapitalizm eleştirilerinin taze örneklerinden birisi. Gavras, Cronenberg’in Cosmopolis’te bir limuzinin arka koltuğuna sıkıştırarak anlattığı global finans düzenbazlıklarını, muhtemelen çok daha fazla para harcayıp, setini 3 kıtaya taşımaktan çekinmeyerek ortaya koymuş. Her iki filmin, aynı başlığı taşıyan kitaplardan uyarlandığını da not düşelim.

Filmin baş karakteri, finans piyasalarının dünya sosyolojisine armağanı bir insan tipi olan, dudak uçuklatıcı paralar kazanan yeni yönetici sınıfın, ya da bir başka deyişle CEO’lar ve türevlerinin bir emsali. Sermaye sahipleri tarafından güvenilir addedilen bir teknokratın taşıması gereken her türlü özellik, iyi eğitim, düzenli bir aile yaşantısı, işkoliklikten muzdariplik, ne ararsanız var Marc Tourneuil (Gad Elmaleh)de. Hissedarlar tarafından kolay idare edilebileceği inancıyla bankanın Yönetim Kurulu Başkanlığı’na getirilmesinden sonra, kendi planını uygulamaya koyuyor.  İzleyici, bir noktada, sempatik eşinin üniversiteye dönmesi yolundaki telkinlerine uyacağını ve içinde ukde olan kitapları yazmaya başlayacağını düşünse de, Gavras bu yolu takip etmiyor. Tourneuil’in, bildiği sırları ifşa ederek vicdanını mı temizleyeceği, yoksa oyunu sürdürerek banka hesaplarını şişirmeye devam mı edeceği sorusu, film boyunca ortada duruyor. Filmde kullanılan tabirle söylersek, Robin Hood rolüne zenginlerin lehine mi, yoksulların lehine mi bürüneceğini kestiremiyorsunuz; ta ki son ana kadar. Bunu da filmin bir başarısı olarak kabul edebiliriz.
Kameranın, lüks tüketim malları, gökdelenler, saraylar ve saray yavrusu gayrimenkulleri ve buralarda arzı endam eden mutad zevatı göstermediği anlarda, film boyunca birkaç defa benzeri tekrarlanan bir sahneden söz edilebilir; ellerine geçen her dijital platformda durmaksızın oyun oynayan çocuklar. Film, çocukların tutkuyla bu oyunları oynamalarını olağan bir şey gibi yansıtırken, öte yandan kazık kadar olmuş birtakım adamların, hiçbir zeka parıltısı gerektirmeyen dümenleri çevirmekten aldıkları hazzın anlaşılmazlığını ortaya koyuyor.
Filmde izleyicide beklenti yaratan (en azından bende yarattı) ancak hiç ortalıkta gözükmeyense, %99’un varlığı. Her limuzinden inişte, her kȃşaneye girişte, köşebaşından yumurta fırlatacak birilerini bekliyor insan. Ancak o birileri hiç çıkmıyorlar, binlerce kişinin işten çıkarılması, Fransa gibi işçi sınıfı hareketi geleneği olan bir ülkede bile, “en fazla bir hafta sürer” rahatlığıyla karşılanan bir grevden başka bir sonuç doğurmuyor.
Eğer böyle belirli bir türden bahsedilecekse, politik sinemanın birkaç üstadından birisi olarak kabul edilen Gavras, Zizek’in tabiriyle “Kumarhane Kapitalizmi” balonunun, daha fazla şişemeyeceği bir mertebeye ulaşacağını ve kendi kendine patlayacağını söylüyor. Tarih ise bize, sömürü sistemlerinin kendiliğinden infilak etmeleri bir yana, düzene çomak sokan birileri olmadan en basit reformların bile gerçekleşmediğini anlatıyor. Birkaç gün önce izlediğim Ken Loach’un belgeseli ve yönetmenin naif olmakla eleştirilebilecek de olsa, yeni bir siyasi çıkış arayışına öncelik etmeye çalışmasınınsa, daha ilerletici olduğunu düşünüyorum.