6 Temmuz 2013 Cumartesi

Mısır ve Ultras Hareketi

05.07.2013 tarihli sol gazetesinde yayınlanmıştır.

Mısır ve Ultras Hareketi
Mısır’da, belki de dünya tarihinin en kalabalık protesto gösterilerinin sonucunda Mursi iktidardan düşerken, yine dünyanın en politize taraftar gruplarından bahsetmek gerekiyor.
Kahire’nin, birbirlerinin en büyük rakipleri olan iki popüler takımı, El Ahli ve Zamalek’in taraftar grupları, Mübarek’in devrilmesiyle sonuçlanan süreçte, Tahrir Meydanı’nda bir araya geldiler. Bu ana kadar, toplumsal hareketlerin ve siyasi oluşumların baskı altında tutulduğu ülkede, tribünler insanların kendilerini daha rahat ifade edebildikleri mekanların başında geliyordu. Ancak, bu takımların Ultras geleneğini örnek alan başlıca taraftar grupları arasında bir yakınlaşmadan söz etmek pek mümkün değildi.

Yukarıdaki kısa belgesel, Londra merkezli bağımsız belgesel portalı Journeyman tarafından dolaşıma sokulmuş.

2011 yılında, Mübarek karşıtı gösterilerin arifesinde, Ultras Ahlawy grubu, “gösterilere grup olarak katılmayacaklarını” ancak üyelerinin katılmakta özgür olduklarını belirten bir açıklama yayınlamıştı. Bu, ultras modelinin, futbolun dışındaki tartışma alanlarına örgütlü olarak katılmama ilkesine uygun bir yaklaşımdı. Ne var ki, muhtemelen bu açıklamayı kaleme alanlar da dahil olmak üzere, hem Ahlawy hem Ultras White Knights (Zamalek) gruplarının 2,5 yılı geride bırakan süreçte halk hareketinin en dinamik unsurları arasında yer aldıklarını görüyoruz. Gerek ordunun yönetiminde geçen ilk yılda, gerek Mursi’nin başkanlığında geçen ikinci yılda, taraftarların isyan ettikleri konuların başında, polis ve zaman zaman da asker tarafından kendilerine yöneltilen şiddet geliyor. 2012 Şubatında Port Said’de, çoğunluğu El Ahli taraftarı olan 74 kişinin öldürülmesi, ülke tarihinin en büyük futbol felaketi olarak kayıtlara geçti. Bu katliamı protesto etmek amacıyla düzenlenen eylemlerin bir kısmı da, polis müdahalesi ve tutuklamalarla sonuçlandı.
Taraftarların devlet tarafından maruz bırakıldıkları kötü muamelelere karşı geliştirdikleri tepkiyi, ürettikleri şarkılardan rahatlıkla anlayabiliyoruz. Ahlawy grubunun Port Said katliamı ardından yazdıkları öfkeli ve coşkulu marştan birkaç dize: “Port Said’de ölenler, ihaneti gördüler... Port Said’de köpeklerini, askerin de yardımıyla, halkın üzerine saldılar... Sana bir daha ne güvenirim, ne de beni kontrol etmene izin veririm...”. White Knights üyeleri de, polise, uzun yıllardır karşılaşmadıkları direnci nasıl gösterdiklerini hatırlatan “Tahrir’i unutmadık” adlı şarkılarını dillerinden düşürmüyorlar. (İlk şarkıya youtube üzerinden, ikincisine akademik bir makaleden ulaştığım notunu düşüyorum)
*Bizim "sık bakalım"dan daha sağlam bir şarkı. youtube'da taraftarların söylediği versiyonu daha da etkileyici.

Bu arada Müslüman Kardeşlerin, başta bu 2 kulüp olmak üzere, ülke futbolunda siyasi atmosferin de büyük pay sahibi olduğu ekonomik sorunları fırsat bilerek, kulüplerin yönetimlerine girme yönündeki hamlelerine tanık olundu. Ortadoğu’yu futbol penceresinden izleyen James Dorsey’in blogundan aktarırsak, 30 Haziran’dan kısa bir süre önce, Müslüman Kardeşler, yaklaşan Zamalek yönetim kurulu seçimleri için aday göstermeyi düşündüklerini ve diğer kulüpler için de benzer girişimlerde bulunabileceklerini ifade ediyordu.

Bu grupların nasıl olup da bu kadar önemli toplumsal aktörler haline geldikleri üzerinde düşünülmesi gereken bir soru. Bazı yazarlar, bu 2 ultras grubunu, ülkede Müslüman Kardeşlerden sonra en önemli toplumsal oluşum olarak nitelendiriyorlar.  Bu kadar iddialı bir yorum yapılabilir mi, bilemiyorum. Ancak, Mısır’da tribünlerin uzun yıllardır, hem islamcı örgütlenmelerden, hem de devlet baskısından uzakta, katılıma açık kamusal mekanlar oldukları üzerinde bir fikir birliği olduğu söylenebilir. Bu durumun da, taraftar gruplarının genişlemesinde, özgüvenlerinin artmasında ve nihayet, sahanın dışına çıkarak toplumsal süreçlerde rol almaya başlamalarında bir payı olduğunu söylemek mümkün görünüyor.

28 Haziran 2013 Cuma

Dünya Kupası Düzenlemeyi Bunlardan Öğrenecek Değiliz!

Bu yazı, 28.06.2013 tarihli Sol Gazetesinde yayınlanmıştır.
Dünya Kupası Düzenlemeyi Bunlardan Öğrenecek Değiliz!
Geçen hafta, Dünya Kupası ölçeğinde büyük organizasyonların ev sahibi ülkeye maliyeti üzerinde durmuştum. Bu yazıda, organizasyonun ülke içindeki dağılımını, ülkemizde düzenlenen U20 Dünya Kupası üzerinden ele almaya çalışacağım.
Karşılaşmaların oynanmakta olduğu kentler, İstanbul, Bursa, Antalya, Kayseri, Trabzon, Gaziantep ve Rize. Bu listede bir tuhaflık olduğu ilk bakışta anlaşılıyor. Ülkenin başkenti ve en büyük üç kentinden ikisine ev sahipliği bahşedilmemiş! Dünya futbolunun yıldız adayları, Ege Bölgesine ayak basmadan Türkiye’den ayrılacaklar! Bu konuda MHP Manisa milletvekili Erhan Akçay, Spor Bakanı Suat Kılıç’ın yanıtlaması üzerine bir soru önergesini Genel Kurul’a sunmuş ve FIFA’ya sunulan ilk listede yer alan Manisa ve İzmir’in neden organizasyondan çıkarıldığını açıklanmasını istemiş. Bakanın verdiği yanıt kısaca, bu iki kentteki stadyumların gerekli şartları karşılamadığı ve FIFA’nın bu nedenle tercih etmediği yönünde. Bakanın verdiği yanıt, bir doğrunun çarpıtma maksadıyla kullanılmasının güzel bir örneği. Evet, FIFA organizasyonun sahibi olarak maçların oynanacağı stadyumları belirlemede tercih hakkına sahip, ancak bu stadyumları hazır hale getirmek de evsahibi ülkenin ödevi. Bu yatırımın neden İzmir’e yapılmadığı sorusunun yanıtı da herkesin malumu olduğu için devam edelim.
Fikstür daha detaylı incelendiğinde, başka bir tuhaflık göze çarpıyor. Türkiye’nin İstanbul’da bir maç yapabilmesi için, ya final karşılaşması beklenecek, ya da grubunu 3. sırada ve en iyi 3. takımlar sıralamasında ilk dörtte yer alması gerekecek. Yani Türkiye 20 Yaş Altı Futbol Milli Takımı, büyük ihtimalle, ev sahipliği yaptığı turnuvayı İstanbul, Ankara ve İzmir’de maç oynamadan tamamlayacak.
Hükümetin bu ayrımcı yaklaşımının yanısıra, Türkiye’de futbol seyirciliğinin değil taraftarlığının daha baskın olduğunu, tribünlerin tenhalığı bize bir kez daha hissettiriyor. İlerleyen turlarda seyirci ortalamasının biraz daha yükseleceği beklenebilir. Şu andaki ilgisizliğin bir nedeninin de, futbolseverlerin direnmekten maça gitmeye zaman ayıramadığını düşünebiliriz. Yine de, önceki Kolombiya ve Mısır turnuvalarında maç başına düşen seyirci rakamının 25,000’i bulduğu hatırlanacak olursa, 2013 U20 Kupasının, tarihin en düşük katılımlı organizasyonlarından birisi olmaya aday olduğu ortadadır.
Futbola gelince, iddialı Meksika’nın 2 maçını da kaybetmesi, Irak’ın aldığı başarılı sonuçlar, ilk 2 maçın ardından turnuvanın sürprizleri. Bu yazı yazıldıktan sonra oynanacak olan İspanya-Fransa karşılaşması, finalistlerin kimliği hakkında ipucu verebilir.


Brezilya-Uruguay Parantezi
Konfederasyon kupası yarı finali son anlara kadar, 1950’deki “Maracanazo”nun tekerrür edebileceği sorusu eşliğinde izlendi. Bazı milli takımlar, kısıtlı futbolcu havuzlarını, değme kulüp takımlarında görülemeyecek kadro istikrarıyla en iyi biçimde değerlendirebiliyor. Tabarez’in Çarşamba akşamı sahaya sürdüğü kadro, 3 yıl önceki Dünya 4.sü takımın neredeyse aynısı. İtalya Ligi’nde her yıl şampiyonluğa oynayabilecek bir ekip, hücumda çok üretken olamasalar da, Suarez ve Forlan gibi bitiricilerle oynadıkları için buldukları fırsatları gole çevirebiliyorlar. Yenilmesi her zaman zor, saygı duyulacak bir takım. Dünyanın ilk şampiyonları, gelecek yıl Brezilya’da olması gereken bir takım. Tarih böyle söylüyor.

22 Haziran 2013 Cumartesi

Brezilya’nın Kaderi

Bu yazı, 22.06.2013 tarihli sol'da yayınlanmıştır.
Brezilya’nın Kaderi
Bugünlerde Brezilya’da, Dünya Kupasının provası niteliğini taşıyan Konfederasyon Kupası maçları oynanmakta. Ülkede toplu taşıma ücretlerine yapılan zamlar, Gezi Parkında yıkılan ağaçlar gibi bardağı taşıran son damla olmuş. Halk, haklı olarak ülkede yeteri kadar stadyum olduğunu ve yeni stadyumların inşaatına aktarılan kaynakların, eğitim ve sağlık hizmetleri gibi sosyal politikalar alanında harcanmasını talep ediyor. Daha doğrusu, protestoların en çok öne çıkan talebi bu yönde.
Dünya Kupası, Olimpiyatlar, Yolsuzluklar ve Asgari Ücret Tablosu.
Brezilya’nın kaderi, sakinlerinin eşine az rastlanır bir tutkuyla bağlı oldukları futbol dünya kupalarını tartışmaların gölgesinde düzenlemek midir? Gerçekten de, 1950 yılındaki turnuva da, savaş yorgunu Avrupa kıtasından olması gerekenden daha az sayıda takımın katılımıyla gerçekleşmiş, Türkiye de eleme turunu geçmesine rağmen, seyahat maliyetinin yüksekliğinden ötürü katılmaktan imtina etmişti.
Günümüzde uluslararası turnuvalara parası çıkışmadığı için katılamayan ülkelere pek rastlanmıyor, ancak bu turnuvaları düzenlemenin maliyeti artmaya devam ediyor. Bu maliyeti arttıran en önemli kalemlerden birisi, yeni stadyumlar. Brezilya’da 2013 yılı itibariyle, stadyumların yenilenmesi ve sıfırdan yapılacak yenileri için öngörülen bütçe, 4 milyar dolara yaklaşmış durumda. Bu stadyumlardan bazılarının, okuduğum kaynaklar özellikle Manaus ve Cuiaba şehirlerindekilere atıf yapıyorlar, sözkonusu yerleşim yerlerinde Serie A seviyesinde takım olmadığı için turnuvadan sonra ihtiyacın çok üzerindeki kapasiteleriyle gereksiz ve bakım masraflarının çokluğu nedeniyle de müsrif yatırımlar olacağı söyleniyor. Bu yatırımların karşılanmasında, çoğunlukla sponsorluklar ve bağışlara dayanılacağının duyurulmasına rağmen, kamu kaynaklarının giderek artan oranlarda devreye sokulması, ülkede halkın tepkisini arttıran nedenlerden bir diğeri.2016 Rio Olimpiyatları bahsini şimdilik hiç açmayalım.
Dolayısıyla bu çelişki, Brezilya’nın kaderi değil. Almanya gibi hem ekonomik hem de sportif altyapının –altyapıdan futbolcu yetiştirilmesini kastetmiyorum- gelişmiş olduğu ülkelerde bu yeni futbol mabetlerinin de işlevli olmaya devam edebildiğini görüyoruz. Ancak bu her ülke için geçerli değil. Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 2010 için inşa edilen 5 stadyumun verimli bir biçimde kullanılması bir yana, bakım masraflarını karşılanması dahi önemli bir maddi külfet. Cape Town’daki yeni stadyumun yıkılması, yerine düşük gelir grubundakiler için sosyal konut yapılması gibi tartışmalar da sürüyor.
Dünya Kupası gibi bütün ülkeye yayılacak bir organizasyona ev sahipliği yapmanın, halk açısından bazı kalıcı faydaları olduğunu da belirtmek gerekir. Bu başlık altına eklenecek maddelerin sayısı çok değil, bir örnek olarak, hem şehir içi hem de şehirlerarası yeni ulaşım ağlarının kurulması ve toplu taşıma olanaklarının artmasını verebiliriz. Yalnız yaygın olarak inanılan, “turizme büyük katkı sağlar” gibi şehir efsanelerine de pabuç bırakmamak gerekiyor. İnternet üzerinden yapılan kısa bir araştırma, olimpiyat oyunları ve dünya kupası organizasyonlarını üstlenen kentler ve ülkelerin, ziyaretçi sayılarının neredeyse hiç etkilenmediğini gösteriyor. Bunun birkaç basit nedeni var, elbette bu organizasyonlara katılmak amacıyla onbinlerce yeni ziyaretçi kazanılıyor, öte yandan, futbol ve diğer sporlarla ilgilenmeyen, hatta bu dev etkinliklerin neden olduğu fiyat artışları ve kalabalıklardan çekinen başkaları da, seyahat planlarını değiştiriyorlar. 1996 Yaz Oyunlarına evsahipliği yapan Atlanta’nın, 95-96 ve 97 yılları havalimanı gelen yolcu sayıları neredeyse hiçbir farklılık göstermemiş.
Bu konu üzerinde kafa yormaya devam etmek gerekiyor.

7 Haziran 2013 Cuma

31 Mayıs Miladı

31 Mayıs Miladı
Son günlerde yaşadıklarımı anımsamaya çalışıyorum, öyle ya, dolu dolu yaşanan günler, heyecan, endişe, acı, sevinç bir arada. Geçen hafta aksattığım yazıyı bu hafta mutlaka yazmam lazım.
Tanık olduğum ya da okuduğum, en çarpıcı anı anımsamaya çalışıyorum. Daha doğrusu, spor sayfasında yazdığım için, bu bağlama oturan bir anla başlamak istiyorum. Parkta çember oluşturup kitap okuyanlar olabilir, ne de olsa futbol aleminde entellektüel hareketlere pek rastlanmıyor. Ya da polisin elinden rakip takım taraftarları kardeşlerini kurtaranlar, başkanlarının büyük bir umarsızlıkla dozerin başına geçip, stadyum yıkımına başlamasını, düz kontak marifetiyle boşa çıkaranlar. Dünya tersine dönse yan yana gelmeyecek Kaf-Kaf’lı ve Göz-Göz’lülerin, ortak otobüsler kaldırarak Bizans’ın yolunu tutmaları. Duvarlara yazılan “Çare Drogba”, Yunanistan Konsolosluğu duvarına yazılan “Gekas” yazılamaları. Bir zamanların saygın televizyon programcısının tabiriyle “O An”ların listesi uzun.

Peki daha birkaç hafta önce futbolda düşmanlık ve şiddet nasıl önlenir diye kara kara düşünülürken, Gezi Parkı sürecinde ördükleri dayanışmayla bu sorunun cevabını açık biçimde ortaya koyan taraftarlara, kulüplerinden bir destek geldi mi? Ünal Aysal ile başlayalım, vatandaş olarak eylemleri desteklediğini ancak spor kulüplerinin dernek statüsünde olduklarını ve ilgi alanları dışında kalan konularda konuşurlarsa, başlarının belaya gireceğini söylüyor. Gerçekten çok ilginç, Sayın Aysal herhalde, bir kent merkezinde, spor yapmak için insanların parklara değil de, sinemaya gittiklerini düşünüyor. Fikret Orman, günlerdir semtinin çektiği zulüme aldırış etmeksizin, bir gün saat “19.03’te” bir dozerin başına geçip, geleceği hakkında “sabredin, çok güzel olacak”tan başka hiçbir bilgi vermediği yeni stat için, onbinlerce insanın ardından gözyaşı döktüğü İnönü’yü yıkmaya başlıyor. Aziz Yıldırım’a söylenecek sözleri, benden önce Erkan Goloğlu yazdı bu hafta içinde. Taraftarları, suçsuzluğuna inanmış, hakkını her yerde savunmuş, bunun için birçok kez polis şiddetine maruz kalmış ve dayanışma gösterme sırası ona gelmişken, Beyefendi en son Bodrum’da son günlerin kötü şöhretli et lokantasında yemek yerken görülmüş! Ekip de müthiş! Mehmet Ağar, İhsan Kalkavan ve parababası Mübariz Mansimov. Hayri Kozanoğlu, Erinç Yeldan gibi ciddi ve efendi akademisyenlerimiz kendisiyle dayanışma mektupları yayınlamışken, zat-ı muhteremin arkadaşlık ettiği zevata bakın!   
Ancak cin şişeden çıkmıştır. Bundan sonra, kulüp yöneticilerinin, rekabetin üzerine körükle giden spor yazarlarının sporda şiddetin önlenmesine ilişkin klişe söylemleri sürdürürken, bu şiddete kaynaklık eden kavgacı tavırlarını devam ettirmelerinin hiçbir inandırıcılığı olmayacaktır. Fenerbahçe taraftar sitelerinden 12 Numara’nın yaptığı, Süper Kupa maçının yan yana, omuz omuza izlenmesi çağrısı gerçekten de tarihi bir nitelik taşımaktadır. Site adına yapılan açıklamada, FB, BJK ve GS taraftarlarından binlerce olumlu e-posta aldıklarını söyleniyor.
Bu süreç başarıyla örüldüğü takdirde, hükümetin tribünlere polis yığma hevesini de boşa çıkarabilir. Futbolun arsada güzel olduğunu bir kez daha kanıtlayan güzel insanlara, sevgiyle. 

24 Mayıs 2013 Cuma

Artık Bir Manifestomuz Var


Artık Bir Manifestomuz Var
Spor basınının eski ve yeni kuşak temsilcilerinin bir araya gelerek hazırladığı “Biz Kazanacağız” başlıklı metini okumuşsunuzdur. Öncelikle belirtmek gerekir ki, kendi imzalarıyla gazetelerinde bu manifestoya yer veren yazarlar geniş kesimleri temsil edebilecek potansiyeli taşıyorlar. 
Biraz da manifestonun içeriğine bakalım. Kazanacak olan özne, “utanma duygusunun, medeniyetin, vicdanın ve adaletin tarafında olanlar”. Getirilen eleştirilerin, hedef aldığı kişi ve kurumların isimlerine yer verilmese de - malum Türkiye’de bir futbol kulübü yöneticisini eleştirecekseniz, tarafsızlığınızı kanıtlamak için cümle içerisinde diğer kulüplerin yöneticilerinin benzer demeç ya da vukuatlarını da anmanız gerekiyor - sözünü sakınmayan bir üslupla kaleme alındığını teslim etmek gerekiyor. Gözleri kör eden rekabet ortamında, renk körlüğünü tavsiye ediyor. Irkçılığı ve ayrımcılığı karşısına alıyor, lafını masa başında maç bağlayandan da, maç sırasında kural değiştirenden de esirgemiyor. Bu girişimi etkisizleştirmek için ileri sürülebilecek “hepimiz aynı gemideyiz”, “futbol ailesi” ve benzeri klişelere karşı önlemini alıyor. Kanımca bu çıkışı şu ana kadar tanık olduğumuz benzerlerinden ayrı kılan birkaç önemli noktadan birisi de burada yatıyor. Tekrar olacak, isim zikredilmiyor ancak futbol elitleriyle araya belirgin bir mesafe konuyor.


Genellikle bu kadar övgüyü, biraz yergi, hiç değilse eksik kalan noktalara dikkat çekmek, takip eder. Bunu yapmak niyetinde değilim, her şeyden önce Bağış Erten’in dediği gibi bu bir başlangıç vuruşu. Futbolun tatile girdiği günlere geldik, Erkek Basketbol Play-Off’larını da başta Galatasaray-Karşıyaka eşleşmesi olmak üzere kazasız belasız atlatırsak, bu başlangıç vuruşunu, yaratıcı taktik varyasyonlarla geliştirmek için zamanımız olacak.
Yaratıcı olmak önemli, çünkü padişah özentisi son fermanında stadyumların polise emanet edilmesinden bahsetti. Polisin iktidar tarafından nasıl kullanıldığı artık yalnız biz solcuların, öğrencilerin, işten çıkarılan işçilerin ya da derelerine ve topraklarına sahip çıkan yurttaşların değil, bütün kamuoyunun malumu. 1 Mayıs’tan bu yana hünkarlarından aldıkları emirlerle hemen her gün İstanbul’u gaza  boğan bir yapıyla karşı karşıyayız. Çarşamba gecesi oynanan kupa finalinde de, Trabzonspor taraftarlarının, o herkesin bildiği konfeti atma ve belki bir iki tane meşale yakma dakikası geldiğinde, her maç tekrarlanan sıradan bir tribün şovunu dahi biber gazıyla bastırmaya çalıştılar. Şiddet uygulamak için bahaneye dahi ihtiyaç duymuyorlar. İşte bu şiddeti tribünlerin dışında tutmak için, tribünlerin sakinlerinin insiyatif almaları gerekiyor. Kimi takımların taraftarları arasında kan davasına dönüşen gerginliklerden en azından bir tanesini sonlandırmak iyi bir başlangıç olmaz mı?
Metini kaleme alan yazarların önemli bir sorumluluk yüklendiğini düşünüyorum. Hayal görmeye gerek yok, Türkiye’de devletin adalet ve güvenlik hizmetlerine olan güven sıfırlanmış durumda. 2007-2011 yılları arasındaki tutuklama dalgaları, gizli tanıklar, düzmece deliller ve deli saçması iddianamelerle devam eden ve kürt hareketinden ulusalcılara kadar, akp-cemaat koalisyonu dışında kalan herkesi etkileyen yargılamalar yüzünden, büyük fırtınalar kopartılarak başlatılan şike soruşturması, aslında ölü doğmuş bir girişimdi. Mesele, ülke futbolunda maç sonuçlarının manipüle edilip edilmemesi değildi, çürümüş bir adalet sisteminin adalet dağıtamayacak, vereceği kararlara kimseyi inandıramayacak oluşuydu. Bu manifestoya verilen olumsuz tepkilerin bir çoğunun temelinde, bu sürecin yarattığı güvensizliğin olduğunu görüyorum. Başlama vuruşunun arkasını getirebilmek için, bu güvensizliği aşmak için sabırla çaba göstermek gerekiyor.

10 Mayıs 2013 Cuma

Yeni Nesil Stadyumlar


Bu yazı, 10.05.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Yeni Nesil Stadyumlar
Cevat Prekazi, katıldığı bir televizyon programında, sunucunun Türk Telekom Arena’ya beraber giderek maç seyretme talebini “Ben Ali Sami Yen”i seviyorum diyerek geri çevirince, “ağabey, orası toprak oldu” yanıtını almıştı. Prekazi bunun üzerine, Kusturica filmlerini anımsatan bir hissiyatla “Babam da toprak oldu ama ben onu seviyorum” demişti.
Galatasaray’ın orta sahadaki zarif virtüözünün duygusal yaklaşımı bir yana, bu yeni stadyumu geçtiğimiz pazar günü 3. ziyaret edişimde, gayri insani bir modern zaman yapısıyla karşı karşıya olduğumuzu bir kere daha hissettim. Ulaşımdan başlayalım. Her randevuya yaklaşık 50 bin kişinin beklendiği bir mekana toplu ulaşımın, tek bir metro hattı üzerinden sağlanması ve bu hattan çıkan insanların yine tek noktadan stada ulaşıyor olmalarının yarattığı riskleri analiz etmek için mühendislik bilgisine sahip olmak gerekmiyor.
İstasyonun çıkışında, 25 yıldır maçlara giden bir futbolsever olarak edindiğim alışkanlığı yerine getirmek için, su, simit gibi ihtiyaçları, cebimdeki bozuk paralardan kurtulmak suretiyle karşılamak istiyorum. Ancak etkinlik günleri haricinde kent yaşantısının bir parçası olmayan alanda, bir simitçi bulmak mümkün olmadığı gibi, bir şişe su alabileceğiniz seyyar satıcı kardeşlerimizin de istasyondan öteye geçmelerine izin verilmediğini fark ederek, neyse içeride birkaç katı para vererek alırız, kırk yılda bir maça gelmişiz zaten, diyorum. Kuzey tarafında ve kuzeyli rüzgarların nüfuz alanında olan tribünümüzde ilk yarıyı bitirdikten sonra, fahiş fiyatlara satış yapılan ve tamamı bir gıda zincirinin parçası olan büfelerden bir bardak su alabilmek için tekrar bir uğraşın içine giriyorum. Eski Ali Sami Yen’de ya da gerçekten köhnemiş olan Ankara 19 Mayıs’ta birkaç dakika içerisinde halledilebilecek bu işlemin tamamlanmasının, 2. yarının başlangıcını bulabileceğini hesap ederek yerime dönüyorum. Bu arada eski zamanlarda taze hıyardan peynirli pideye varıncaya kadar, ucuz atıştırmalıkların tribünlerde dolaştığını anımsayarak, bir ümit, giriş kapılarını gözlemeye devam ediyorum. Aradığım bir bardak suya ulaşmak, yüz milyonlarca dolara mal olan bu tesiste imkansız adeta.
Aslında futbol seyircisi türlü mahrumiyetlere alışkındır ve konfora meraklı değildir. Dolayısıyla, bilet almak için çile çekmekten, uzun saatler boyunca aç kalmaktan, maçı ayakta izlemekten, maça girişlerde ve çıkışlarda sıkışıklık nedeniyle sürüklenmekten pek şikayet etmez, hatta bunların bir kısmını maç tecrübesinin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Bu durum, kulüp yönetimlerinin statlarını yenilerken, taraftarlarını düşünmemeye devam edebilmelerindeki en önemli neden. Son dönem stadyumlarında dikkat edilen ilk ve belki de tek konu, yaratılacak olan atmosferin rakip takım ve tercihen hakem üzerinde baskı oluştururken, ev sahibi takıma itici güç vermesi. Bu saikle, hemen tüm stadyumlardaki atletizm pistleri kaldırıldı ve tribünler bazı noktalarda sahanın yarım metre kadar yanına getirildi. Bu tasarımın seyir zevkini arttırmakla beraber, gerilime yaslanan ve başarıya odaklanan endüstriyel futbol anlayışının bir tezahürü olduğunu düşünüyorum. Bu noktada İngiltere ve Almanya gibi ülkelerdeki örneklerin, Türkiye açısından anlamlı olmadığını da söylemem gerekiyor. İstanbul’un merkezi noktalarında yer alan 3 büyük takımın stadyumlarından atletizm pistleri kaldırıldı ve bunların yerine, halkın da yararlanabileceği yeni spor sahaları yapılmadı. Sonuç olarak, kent merkezinde, binlerce metrakare yer kaplayan ve yılda taş çatladı 25 gün kullanılacak devasa tesislerin varlığı, kapitalizmin müsrifliğini ortaya koyuyor.
Hayır, alınmasın demiyorum. Almanya’dan illa bir örnek alınacaksa, Allianz Arena’nın Bayern ve 1860 Münih tarafından ortak kullanımı örnek alınsın.    

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Asla Yalnız Yürütmeyen Taraftarlar


*Bu yazı, 03.05.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Asla Yalnız Yürütmeyen Taraftarlar
Bir süredir 1 Mayıs yürüyüşleri başta olmak üzere, taraftar gruplarının toplumsal hareketlerin bir parçası olmaya başladığına tanıklık ediyoruz. Bu yıl da, takip edebildiğim kadarıyla İstanbul, İzmir, Adana, Ankara ve Çanakkale’de sol eğilimli taraftar grupları gösterilere katıldılar. Bazı illerde farklı renklere sevdalı olan grupların ortak pankartlar altında yürüdüğünü de sevinerek gördük. Taksime ulaşmak amacıyla hareket eden grupların arasında, Tek Yumruk(GS), Sol Açık (FB) ve Beşiktaş Çarşı lehdarlarının direnci takdire şayandı. Türkiye’de en az öğrenciler, işçiler, kamu çalışanları kadar polis zulmüne uğrayan ve buna karşı bir bağışıklık geliştiren bir diğer kesim de taraftarlar. İstanbul’da polis telsizlerinden duyulan “herkesi dağıttık, Çarşı’yı dağıtamıyoruz bir türlü” tümcesi ve yıllardır tribünlerde söylenen “sık bakalım, sık bakalım, biber gazı sık bakalım. Copunu bırak, maskeni çıkar, delikanlı kim bakalım” tezahüratının, gaza boğulan Beşiktaş sokaklarında da yankılanması, konuyu bilenler açısından şaşırtıcı değildi.

Bu gruplar takımların taraftar kitlelerinin içerisinde, nicelik olarak küçük bir yüzdeyi temsil etseler de, önemli bir boşluğu dolduruyorlar. Taraftarlık olgusu, özellikle rakip takımlara karşı geliştirilen öfke, kıskançlık ya da benzeri olumsuz duygularla birleştiğinde, insanlar arasındaki ırka, etnisiteye, dine dayalı ayrımların yeni bir örneğini oluşturma potansiyelini de taşıyor. Bu noktada,  taraftarları sektörün müşterilerine indirgeyen, bunu kabul etmeyenleri marjinalleştirmeye çalışan endüstriyel futbol politikalarına karşı bir arada mücadele yürütmenin zeminlerini aramak, farklı takımlara gönül veren emekçiler arasındaki ayrı düşme haline mani olmak açısından da önemli. Bu konuda alınacak daha çok yol olduğunu unutmamak gerekiyor. Geçtiğimiz sezonun son maçının ardından, stadın içerisinde ve Kadıköy’ün sokaklarında Fenerbahçe taraftarına yapılan eziyet sonrası, rekabet duygusu dayanışmaya baskın çıkmış ve bu saldırganlığa gereken ortak tepki verilememişti.
Rekabetin farklı taraftarlar arasında yarattığı çekişmenin en nadide örneklerini, twitter sataşmalarında görmek mümkün. Yetişkin kadınlar ve erkeklerin –evet kadınlar da hiç geri kalmıyorlar bu konuda - Ortaokul sıralarından hatırladığımız esprilerle birbirlerini kızdırmaya çalışmaları, kendi başına bir sorun teşkil etmiyor aslında. Çocuk ruhlarını koruyan insanlar işte canım, diye düşünülebilir. Ancak bu sataşmaların, arkadaşların birbirlerini kızdırmalarının ötesine geçen bir noktaya ulaşmaya başladığını da görmek lazım.
Jason Collins’in hatırlattığı
Twitter’dan söz açılmışken, bu hafta kısaca da olsa değinmeden geçmek istemediğim bir diğer konu, NBA oyuncusu Jason Collins’in gay olduğunu açıklaması üzerine aldığı tepkiler. Aslında bu sosyal medya sitesi üzerinden edilen birkaç küfürün ve erkek soyunma odalarında eşcinsellere yer olmadığını savunan birkaç ABD’li sporcu dışında olumsuz tepkiler almadı 34 yaşındaki oyuncu. Öte yandan, başarılı bir profesyonel sporcu olan Collins’in bu yaşına kadar cinsel yönelimini açıkça beyan edememesi üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu haberin yakın geçmişten hatırlattığı, Justin Fashanu’nun trajik bir sonla nihayet bulan öyküsünü Eurosport Türkiye’nin internet sitesinde Ali Murat Hamarat kaleme aldı. 1 Mayıs yorgunluğunun da etkisiyle bu haftaki yazımı kısa tutarak, İngiltere tarihinde, gay olduğunu kamuoyuna açıklayan tek futbolcu olan Fashanu hakkındaki bu yazıyı öneriyorum.