Son günlerde yaşadıklarımı
anımsamaya çalışıyorum, öyle ya, dolu dolu yaşanan günler, heyecan, endişe,
acı, sevinç bir arada. Geçen hafta aksattığım yazıyı bu hafta mutlaka yazmam
lazım.
Tanık olduğum ya da okuduğum, en
çarpıcı anı anımsamaya çalışıyorum. Daha doğrusu, spor sayfasında yazdığım
için, bu bağlama oturan bir anla başlamak istiyorum. Parkta çember oluşturup
kitap okuyanlar olabilir, ne de olsa futbol aleminde entellektüel hareketlere
pek rastlanmıyor. Ya da polisin elinden rakip takım taraftarları kardeşlerini
kurtaranlar, başkanlarının büyük bir umarsızlıkla dozerin başına geçip, stadyum
yıkımına başlamasını, düz kontak marifetiyle boşa çıkaranlar. Dünya tersine
dönse yan yana gelmeyecek Kaf-Kaf’lı ve Göz-Göz’lülerin, ortak otobüsler
kaldırarak Bizans’ın yolunu tutmaları. Duvarlara yazılan “Çare Drogba”,
Yunanistan Konsolosluğu duvarına yazılan “Gekas” yazılamaları. Bir zamanların
saygın televizyon programcısının tabiriyle “O An”ların listesi uzun.
Peki daha birkaç hafta önce futbolda
düşmanlık ve şiddet nasıl önlenir diye kara kara düşünülürken, Gezi Parkı
sürecinde ördükleri dayanışmayla bu sorunun cevabını açık biçimde ortaya koyan
taraftarlara, kulüplerinden bir destek geldi mi? Ünal Aysal ile başlayalım,
vatandaş olarak eylemleri desteklediğini ancak spor kulüplerinin dernek
statüsünde olduklarını ve ilgi alanları dışında kalan konularda konuşurlarsa,
başlarının belaya gireceğini söylüyor. Gerçekten çok ilginç, Sayın Aysal
herhalde, bir kent merkezinde, spor yapmak için insanların parklara değil de,
sinemaya gittiklerini düşünüyor. Fikret Orman, günlerdir semtinin çektiği
zulüme aldırış etmeksizin, bir gün saat “19.03’te” bir dozerin başına geçip,
geleceği hakkında “sabredin, çok güzel olacak”tan başka hiçbir bilgi vermediği
yeni stat için, onbinlerce insanın ardından gözyaşı döktüğü İnönü’yü yıkmaya
başlıyor. Aziz Yıldırım’a söylenecek sözleri, benden önce Erkan Goloğlu yazdı
bu hafta içinde. Taraftarları, suçsuzluğuna inanmış, hakkını her yerde savunmuş,
bunun için birçok kez polis şiddetine maruz kalmış ve dayanışma gösterme sırası
ona gelmişken, Beyefendi en son Bodrum’da son günlerin kötü şöhretli et
lokantasında yemek yerken görülmüş! Ekip de müthiş! Mehmet Ağar, İhsan Kalkavan
ve parababası Mübariz Mansimov. Hayri Kozanoğlu, Erinç Yeldan gibi ciddi ve
efendi akademisyenlerimiz kendisiyle dayanışma mektupları yayınlamışken, zat-ı
muhteremin arkadaşlık ettiği zevata bakın!
Ancak cin şişeden çıkmıştır.
Bundan sonra, kulüp yöneticilerinin, rekabetin üzerine körükle giden spor
yazarlarının sporda şiddetin önlenmesine ilişkin klişe söylemleri sürdürürken,
bu şiddete kaynaklık eden kavgacı tavırlarını devam ettirmelerinin hiçbir
inandırıcılığı olmayacaktır. Fenerbahçe taraftar sitelerinden 12 Numara’nın yaptığı,
Süper Kupa maçının yan yana, omuz omuza izlenmesi çağrısı gerçekten de tarihi
bir nitelik taşımaktadır. Site adına yapılan açıklamada, FB, BJK ve GS
taraftarlarından binlerce olumlu e-posta aldıklarını söyleniyor.
Bu süreç başarıyla örüldüğü takdirde, hükümetin
tribünlere polis yığma hevesini de boşa çıkarabilir. Futbolun arsada güzel
olduğunu bir kez daha kanıtlayan güzel insanlara, sevgiyle.
Spor basınının
eski ve yeni kuşak temsilcilerinin bir araya gelerek hazırladığı “Biz
Kazanacağız” başlıklı metini okumuşsunuzdur. Öncelikle belirtmek gerekir ki,
kendi imzalarıyla gazetelerinde bu manifestoya yer veren yazarlar geniş
kesimleri temsil edebilecek potansiyeli taşıyorlar.
Biraz da manifestonun
içeriğine bakalım. Kazanacak olan özne, “utanma duygusunun, medeniyetin, vicdanın
ve adaletin tarafında olanlar”. Getirilen eleştirilerin, hedef aldığı kişi ve
kurumların isimlerine yer verilmese de - malum Türkiye’de bir futbol kulübü
yöneticisini eleştirecekseniz, tarafsızlığınızı kanıtlamak için cümle
içerisinde diğer kulüplerin yöneticilerinin benzer demeç ya da vukuatlarını da
anmanız gerekiyor - sözünü sakınmayan bir üslupla kaleme alındığını teslim
etmek gerekiyor. Gözleri kör eden rekabet ortamında, renk körlüğünü tavsiye
ediyor. Irkçılığı ve ayrımcılığı karşısına alıyor, lafını masa başında maç
bağlayandan da, maç sırasında kural değiştirenden de esirgemiyor. Bu girişimi
etkisizleştirmek için ileri sürülebilecek “hepimiz aynı gemideyiz”, “futbol
ailesi” ve benzeri klişelere karşı önlemini alıyor. Kanımca bu çıkışı şu ana
kadar tanık olduğumuz benzerlerinden ayrı kılan birkaç önemli noktadan birisi
de burada yatıyor. Tekrar olacak, isim zikredilmiyor ancak futbol elitleriyle
araya belirgin bir mesafe konuyor.
Genellikle bu
kadar övgüyü, biraz yergi, hiç değilse eksik kalan noktalara dikkat çekmek,
takip eder. Bunu yapmak niyetinde değilim, her şeyden önce Bağış Erten’in dediği
gibi bu bir başlangıç vuruşu. Futbolun tatile girdiği günlere geldik, Erkek
Basketbol Play-Off’larını da başta Galatasaray-Karşıyaka eşleşmesi olmak üzere
kazasız belasız atlatırsak, bu başlangıç vuruşunu, yaratıcı taktik
varyasyonlarla geliştirmek için zamanımız olacak.
Yaratıcı
olmak önemli, çünkü padişah özentisi son fermanında stadyumların polise emanet
edilmesinden bahsetti. Polisin iktidar tarafından nasıl kullanıldığı artık
yalnız biz solcuların, öğrencilerin, işten çıkarılan işçilerin ya da derelerine
ve topraklarına sahip çıkan yurttaşların değil, bütün kamuoyunun malumu. 1
Mayıs’tan bu yana hünkarlarından aldıkları emirlerle hemen her gün İstanbul’u
gaza boğan bir yapıyla karşı karşıyayız.
Çarşamba gecesi oynanan kupa finalinde de, Trabzonspor taraftarlarının, o
herkesin bildiği konfeti atma ve belki bir iki tane meşale yakma dakikası
geldiğinde, her maç tekrarlanan sıradan bir tribün şovunu dahi biber gazıyla
bastırmaya çalıştılar. Şiddet uygulamak için bahaneye dahi ihtiyaç duymuyorlar.
İşte bu şiddeti tribünlerin dışında tutmak için, tribünlerin sakinlerinin
insiyatif almaları gerekiyor. Kimi takımların taraftarları arasında kan
davasına dönüşen gerginliklerden en azından bir tanesini sonlandırmak iyi bir
başlangıç olmaz mı?
Metini kaleme
alan yazarların önemli bir sorumluluk yüklendiğini düşünüyorum. Hayal görmeye
gerek yok, Türkiye’de devletin adalet ve güvenlik hizmetlerine olan güven
sıfırlanmış durumda. 2007-2011 yılları arasındaki tutuklama dalgaları, gizli
tanıklar, düzmece deliller ve deli saçması iddianamelerle devam eden ve kürt
hareketinden ulusalcılara kadar, akp-cemaat koalisyonu dışında kalan herkesi
etkileyen yargılamalar yüzünden, büyük fırtınalar kopartılarak başlatılan şike
soruşturması, aslında ölü doğmuş bir girişimdi. Mesele, ülke futbolunda maç
sonuçlarının manipüle edilip edilmemesi değildi, çürümüş bir adalet sisteminin
adalet dağıtamayacak, vereceği kararlara kimseyi inandıramayacak oluşuydu. Bu
manifestoya verilen olumsuz tepkilerin bir çoğunun temelinde, bu sürecin
yarattığı güvensizliğin olduğunu görüyorum. Başlama vuruşunun arkasını
getirebilmek için, bu güvensizliği aşmak için sabırla çaba göstermek gerekiyor.
Bu yazı, 10.05.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Yeni Nesil Stadyumlar
Cevat Prekazi, katıldığı bir televizyon programında, sunucunun Türk
Telekom Arena’ya beraber giderek maç seyretme talebini “Ben Ali Sami Yen”i
seviyorum diyerek geri çevirince, “ağabey, orası toprak oldu” yanıtını almıştı.
Prekazi bunun üzerine, Kusturica filmlerini anımsatan bir hissiyatla “Babam da
toprak oldu ama ben onu seviyorum” demişti.
Galatasaray’ın orta sahadaki zarif virtüözünün duygusal yaklaşımı bir
yana, bu yeni stadyumu geçtiğimiz pazar günü 3. ziyaret edişimde, gayri insani
bir modern zaman yapısıyla karşı karşıya olduğumuzu bir kere daha hissettim.
Ulaşımdan başlayalım. Her randevuya yaklaşık 50 bin kişinin beklendiği bir
mekana toplu ulaşımın, tek bir metro hattı üzerinden sağlanması ve bu hattan
çıkan insanların yine tek noktadan stada ulaşıyor olmalarının yarattığı
riskleri analiz etmek için mühendislik bilgisine sahip olmak gerekmiyor.
İstasyonun çıkışında, 25 yıldır maçlara giden bir futbolsever olarak
edindiğim alışkanlığı yerine getirmek için, su, simit gibi ihtiyaçları,
cebimdeki bozuk paralardan kurtulmak suretiyle karşılamak istiyorum. Ancak
etkinlik günleri haricinde kent yaşantısının bir parçası olmayan alanda, bir
simitçi bulmak mümkün olmadığı gibi, bir şişe su alabileceğiniz seyyar satıcı
kardeşlerimizin de istasyondan öteye geçmelerine izin verilmediğini fark
ederek, neyse içeride birkaç katı para vererek alırız, kırk yılda bir maça
gelmişiz zaten, diyorum. Kuzey tarafında ve kuzeyli rüzgarların nüfuz alanında
olan tribünümüzde ilk yarıyı bitirdikten sonra, fahiş fiyatlara satış yapılan
ve tamamı bir gıda zincirinin parçası olan büfelerden bir bardak su alabilmek
için tekrar bir uğraşın içine giriyorum. Eski Ali Sami Yen’de ya da gerçekten
köhnemiş olan Ankara 19 Mayıs’ta birkaç dakika içerisinde halledilebilecek bu
işlemin tamamlanmasının, 2. yarının başlangıcını bulabileceğini hesap ederek
yerime dönüyorum. Bu arada eski zamanlarda taze hıyardan peynirli pideye
varıncaya kadar, ucuz atıştırmalıkların tribünlerde dolaştığını anımsayarak, bir
ümit, giriş kapılarını gözlemeye devam ediyorum. Aradığım bir bardak suya
ulaşmak, yüz milyonlarca dolara mal olan bu tesiste imkansız adeta.
Aslında futbol seyircisi türlü mahrumiyetlere alışkındır ve konfora
meraklı değildir. Dolayısıyla, bilet almak için çile çekmekten, uzun saatler
boyunca aç kalmaktan, maçı ayakta izlemekten, maça girişlerde ve çıkışlarda
sıkışıklık nedeniyle sürüklenmekten pek şikayet etmez, hatta bunların bir kısmını
maç tecrübesinin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Bu durum, kulüp yönetimlerinin
statlarını yenilerken, taraftarlarını düşünmemeye devam edebilmelerindeki en
önemli neden. Son dönem stadyumlarında dikkat edilen ilk ve belki de tek konu,
yaratılacak olan atmosferin rakip takım ve tercihen hakem üzerinde baskı
oluştururken, ev sahibi takıma itici güç vermesi. Bu saikle, hemen tüm
stadyumlardaki atletizm pistleri kaldırıldı ve tribünler bazı noktalarda
sahanın yarım metre kadar yanına getirildi. Bu tasarımın seyir zevkini arttırmakla
beraber, gerilime yaslanan ve başarıya odaklanan endüstriyel futbol anlayışının
bir tezahürü olduğunu düşünüyorum. Bu noktada İngiltere ve Almanya gibi
ülkelerdeki örneklerin, Türkiye açısından anlamlı olmadığını da söylemem
gerekiyor. İstanbul’un merkezi noktalarında yer alan 3 büyük takımın stadyumlarından
atletizm pistleri kaldırıldı ve bunların yerine, halkın da yararlanabileceği
yeni spor sahaları yapılmadı. Sonuç olarak, kent merkezinde, binlerce metrakare
yer kaplayan ve yılda taş çatladı 25 gün kullanılacak devasa tesislerin
varlığı, kapitalizmin müsrifliğini ortaya koyuyor.
Hayır, alınmasın demiyorum. Almanya’dan illa bir örnek alınacaksa,
Allianz Arena’nın Bayern ve 1860 Münih tarafından ortak kullanımı örnek
alınsın.
*Bu yazı, 03.05.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Asla Yalnız
Yürütmeyen Taraftarlar
Bir süredir 1 Mayıs yürüyüşleri başta olmak üzere, taraftar
gruplarının toplumsal hareketlerin bir parçası olmaya başladığına tanıklık
ediyoruz. Bu yıl da, takip edebildiğim kadarıyla İstanbul, İzmir, Adana, Ankara
ve Çanakkale’de sol eğilimli taraftar grupları gösterilere katıldılar. Bazı
illerde farklı renklere sevdalı olan grupların ortak pankartlar altında
yürüdüğünü de sevinerek gördük. Taksime ulaşmak amacıyla hareket eden grupların
arasında, Tek Yumruk(GS), Sol Açık (FB) ve Beşiktaş Çarşı lehdarlarının direnci
takdire şayandı. Türkiye’de en az öğrenciler, işçiler, kamu çalışanları kadar
polis zulmüne uğrayan ve buna karşı bir bağışıklık geliştiren bir diğer kesim
de taraftarlar. İstanbul’da polis telsizlerinden duyulan “herkesi dağıttık,
Çarşı’yı dağıtamıyoruz bir türlü” tümcesi ve yıllardır tribünlerde söylenen
“sık bakalım, sık bakalım, biber gazı sık bakalım. Copunu bırak, maskeni çıkar,
delikanlı kim bakalım” tezahüratının, gaza boğulan Beşiktaş sokaklarında da yankılanması,
konuyu bilenler açısından şaşırtıcı değildi.
Bu gruplar takımların taraftar kitlelerinin içerisinde,
nicelik olarak küçük bir yüzdeyi temsil etseler de, önemli bir boşluğu dolduruyorlar.
Taraftarlık olgusu, özellikle rakip takımlara karşı geliştirilen öfke,
kıskançlık ya da benzeri olumsuz duygularla birleştiğinde, insanlar arasındaki
ırka, etnisiteye, dine dayalı ayrımların yeni bir örneğini oluşturma
potansiyelini de taşıyor. Bu noktada,
taraftarları sektörün müşterilerine indirgeyen, bunu kabul etmeyenleri
marjinalleştirmeye çalışan endüstriyel futbol politikalarına karşı bir arada
mücadele yürütmenin zeminlerini aramak, farklı takımlara gönül veren emekçiler
arasındaki ayrı düşme haline mani olmak açısından da önemli. Bu konuda alınacak
daha çok yol olduğunu unutmamak gerekiyor. Geçtiğimiz sezonun son maçının
ardından, stadın içerisinde ve Kadıköy’ün sokaklarında Fenerbahçe taraftarına
yapılan eziyet sonrası, rekabet duygusu dayanışmaya baskın çıkmış ve bu
saldırganlığa gereken ortak tepki verilememişti.
Rekabetin farklı taraftarlar arasında yarattığı çekişmenin
en nadide örneklerini, twitter sataşmalarında görmek mümkün. Yetişkin kadınlar
ve erkeklerin –evet kadınlar da hiç geri kalmıyorlar bu konuda - Ortaokul
sıralarından hatırladığımız esprilerle birbirlerini kızdırmaya çalışmaları,
kendi başına bir sorun teşkil etmiyor aslında. Çocuk ruhlarını koruyan insanlar
işte canım, diye düşünülebilir. Ancak bu sataşmaların, arkadaşların
birbirlerini kızdırmalarının ötesine geçen bir noktaya ulaşmaya başladığını da
görmek lazım.
Jason Collins’in
hatırlattığı
Twitter’dan söz açılmışken, bu hafta kısaca da olsa
değinmeden geçmek istemediğim bir diğer konu, NBA oyuncusu Jason Collins’in gay
olduğunu açıklaması üzerine aldığı tepkiler. Aslında bu sosyal medya sitesi
üzerinden edilen birkaç küfürün ve erkek soyunma odalarında eşcinsellere yer
olmadığını savunan birkaç ABD’li sporcu dışında olumsuz tepkiler almadı 34
yaşındaki oyuncu. Öte yandan, başarılı bir profesyonel sporcu olan Collins’in
bu yaşına kadar cinsel yönelimini açıkça beyan edememesi üzerinde de düşünmek
gerekiyor. Bu haberin yakın geçmişten hatırlattığı, Justin Fashanu’nun trajik
bir sonla nihayet bulan öyküsünü Eurosport Türkiye’nin internet sitesinde Ali
Murat Hamarat kaleme aldı. 1 Mayıs yorgunluğunun da etkisiyle bu haftaki yazımı
kısa tutarak, İngiltere tarihinde, gay olduğunu kamuoyuna açıklayan tek
futbolcu olan Fashanu hakkındaki bu yazıyı öneriyorum.
Bu yazı, 26.04.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Sıçramayı Gerçekleştirmek
Gençlerbirliği son yıllarda diş geçiremediği, ancak bir dönem
özellikle Ankara’da kaybetmediği Fenerbahçe’yi yenince, şampiyonluğun kaderi de
büyük ölçüde belli oldu. Alkaralar’ı kimin şampiyon olacağı ilgilendirmiyor
elbette, onlar haftalar sonra gelen bu galibiyetle, zor gözüken Avrupa Ligi
hedefini yeniden hatırlamış oldular. Bu hafta ilk dört umudu mucizelere bağlı
olan Trabzonspor karşısında bir galibiyet alabilirlerse, kalan maçlarını hepsi
de üzerlerinde bulunan Kasımpaşa, Beşiktaş ve Bursaspor’a karşı oynayacaklar ve kazandıkları her maç, bir
sonrakini final maçına dönüştürecek. Gerçekleşirse, son yıllarda finiş
düzlüğünde atılmış en müthiş deparı izlemiş oluruz.
9 dakikalık bir uefa sezonu özeti, tribünler ne kadar da doluymuş!
Bir meskun mahallin adını taşımayan yegane Türkiye Ligi kulübü, iki
sezondur Fuat Ç. önderliğinde olumlu bir futbol oynamaya çalışıp, zaman zaman
da dikkat çekici sonuçlar alabiliyor. UEFA Kupasında 4. tura yükseldikleri
sezonu - ki o sezon kupayı alacak olan Valencia’yı uzatma dakikalarına kadar
zorlamışlardı - takip eden yıllarda, yeni bir heyecan yaratamamışlardı. Peki
Gençlerbirliği’nin bir basamak yukarıya çıkıp, her sezona belirli bir plan
çerçevesinde, üzerine düşünülmüş hedeflere ulaşmak amacıyla başlaması ve bazı
sezonlarda şampiyonluğa oynayacak bir takım haline gelmesi mümkün müdür?
Bahsettiğimiz takım, yaklaşık olarak 20 yıldır bir alt kümeye düşmeden
ligde kalabilmiş, dört büyükler haricindeki iki takımdan birisi (diğeri de
renkdaşları Gaziantep). Bu devamlılıkta, kulübün mali yapısını korumadaki
özeni, birkaç başarısız sonucun ardından oyuncularına ve antrenörlerine sırtını
dönmeyen taraftarlarının sakinliğinin payları var. Bu sükunetin, başkent
temsilcilerinin diğer takımların taraftarlarıyla lüzumsuz gerilimlerin
yaşanmamasında ve takımın, ülkenin genelinde belirli bir sempati toplamasında
da rolü büyük. Ayrıca, kırmızı-siyahlılar en az birkaç sezon daha Süper
Lig’deki tek Ankara temsilcisi olacaklar; bu da en azından seyirci sayılarını
arttırabilir ve bunların bir kısmını taraftara dönüştürebilir.
Buraya kadar sıraladığım olgular, yukarıdaki soruya olumlu yanıt
verilebileceğine dair bir umuda işaret ediyor. Ancak bunların önemli bir kısmı
bir süredir zaten bilinen gerçekler (Tanıl Bora, yazılarını derlediği Karhanede
Romantizm kitabında kısmen değinmişti). Bir sıçramanın gerçekleşmesi için,
endüstriyel futbol dünyasında daha fazla maddi kaynak gerekiyor. Bir başkanlar
diyarı olan ülkemizin kazığını en sağlam çakmış örneklerinden olan İlhan
Cavcav, her ne kadar bankalar ve menajerler nezdinde itibarlı bir işadamı da
olsa ve akılcı transfer politikası güttüğü her daim söylense de, yeterli
olmuyor. Başka kent takımları için geçerli olabilecek, yörenin ileri
gelenlerinin ellerini cebine atması ya da seçim yatırımı çerçevesinde
gelişebilecek Belediye desteği gibi geleneksel yöntemler, Gençlerbirliği için
geçerli değil. 19 Mayıs Stadyumu’nun Maraton tribünü sezonluk bilet fiyatının,
2012-13 için 150 TL olduğu düşünülürse, gişe gelirlerinin de kayda değer bir
kalem oluşturmayacağı görülecektir. Belki de bu durum, daha sağlıklı bir kaynak
üretme politikasının geliştirilmesini sağlayabilir. Kulübün üye sayısını
arttırmayı hedefleyen bir kampanyayla, takımı uzaktan takip eden binlerce
sempatizanı kazanmak bir başlangıç olabilir. Bu üyelerin belirli bir süreklilikte
katkı yaptığı, bunun karşılığında kulübün sağladığı çeşitli sosyal ve kültürel
olanaklardan yararlanabilecekleri bir planlamayı gerçekleştirmenin olanaklı
olduğunu düşünüyorum. Bu da kolektif bir sermaye birikimi modelinin ilk adımını
oluşturabilir.
32. İstanbul Film
Festivali Yarışma Bölümü’nde yer alan “Öğrenci”, Kazakistan yapımı bir “Suç ve
Ceza” uyarlaması. Yönetmen-senarist Darezhan Omirbayev’in yarattığı modern
Raskolnikov, kira parasını denkleştirmeye çalışan bir üniversite öğrencisi.
Günlük yaşantısında tanık olduğu eşitsizlikler, maruz kaldığı haksızlıklar ve
güçlü olanın ayakta kalacağını öğütleyen serbest piyasa propagandası, öğrenciyi,
eski ceza kanunu tabiriyle “cürüme teşvik” ediyor.
Aynı zamanda bir öğretim
görevlisi olan Omirbayev’le filminden ve sovyet sonrası Kazakistanından
konuştuk*.
2010’lu yıllarda,
yayınlanışından neredeyse 150 yıl sonra, neden “Suç ve Ceza”yı sinemaya
uyarlama ihtiyacı hissettiniz?
Bunun biçime ve içeriğe ilişkin nedenlerini sayabilirim.
Elbette çok önemli bir roman, Davut ve Golyat’ın hikayesi gibi, bir öğrenci
bütün dünyaya karşı duruyor. Ayrıca ayrıntılı betimlemelerle bezeli bir
kompozisyona sahip ve sinematografik olarak tanımlanabilecek bir roman; okurken
sahneler canlanıyor gözünüzde. Örneğin, Raskolnikov’un paltosunun içine baltayı
koymasını ve diğer bütün hazırlıklarını detaylı bir biçimde tasvir ediyor.
İçeriğe ilişkin olarak şunları söyleyebilirim. Kapitalizm Kazakistan’a ikinci
defa geliyor, büyük eşitsizlikler var. Eskiden halk bir bütündü, şu anda zenginler
ve yoksullar olarak ayrılmış durumda ve gelir dağılımında büyük bir uçurum var.
İsviçre’de en zengin kesim, en yoksul kesimin 3 katı kadar gelire sahip, çok
zenginlerden yüksek vergiler alınıyor; neredeyse sosyalizm! Rusya’da yapılan
bir araştırma - Kazakistan’da da durumun farklı olduğunu düşünmüyorum - bu
farkın çok daha fazla olduğunu gösteriyor. Bugün Kazakistan’da 300 dolar da, 3
milyon dolar da kazansanız, %13 oranında vergi veriyorsunuz.
Sovyet döneminde insanlar bazı şeylere çok alışmışlardı,
dolayısıyla bütün işletmelerin özelleştirileceğini ve insanların işsiz
kalacaklarını öngöremediler. Perestroyka yıllarında insanlar, ekonominin
yolunda gitmeye devam edeceğine ve buna ilaveten, özgürlüklerin artacağına
inanıyorlardı. Örneğin benim Sovyetler Birliği döneminde 2 önemli sorunum vardı; kot pantolon almak ve
Bergman filmlerini izlemek. Şimdi bolca kot pantolon alabiliyor ve Bergman
filmlerini de izleyebiliyoruz ancak
ülkenin yaslanacağı bir temel, sağlam bir ekonomi vs. kalmamış durumda.
Filmde ders anlatan
iki üniversite hocasından ilki, Kazakistan’da çok sayıda milyoner olmasını över
ve öğrencilerin bundan ilham almasını öğütlerken, diğer hoca, sisteme
geleneksel olarak tanımlanabilecek bir karşı çıkış öneriyor ve Asyalıların,
kapitalizmin temeli olan protestan ahlakından farklı değer yargılarına sahip
olduğunu savunuyor. Bugün Kazakistan’da bu iki yaklaşımın dışında, evrensel
hale gelebilecek, eşitlikçi ve halkçı bir seçenekten söz etmek mümkün mü?
Henüz insanların tepkileri duygusal boyutta. Max Weber’e
göre, kapitalizmin kaynağı protestanlıkta yatıyor. Bu sistemi protestan
geleneğinden olmayan bir ülkeye getirdiğinizde büyük sorunlar ortaya çıkıyor.
İnsanlar, kapitalizmin kendilerine uygun bir sistem olmadığını yeni yeni
anlıyorlar. Örneğin Rusya’da farklı arayışlar başladı. Eskiden bütün ekonomi
devletin elindeyken, günümüzde işletmelerin neredeyse tamamı özelleştirilmiş
durumda. Şimdi Kazakistan’da bir siyasi parti, ekonomide kamulaştırmaların
yapılması talebini savunuyor ve bunun için bir referandum istiyor.
Ülkemizde bilimsel çalışmalar ve üretim azalıyor.
Kapitalizmin hali ortada, bu yüzden sosyalizmin geleceğinin olduğunu
düşünüyorum.
Filmin fragmanı, youtube'da filmin tamamı bulunuyor, ingilizce altyazılı ve biraz düşük kalitede de olsa.
Kazakistan’daki film
endüstrisinin durumuyla, Sovyetler Birliği zamanındaki durum arasında benzerlikler
ve farklılıklar nelerdir?
Neyse ki devlet filmleri finanse etmeye devam ediyor. Bir
yılda yaklaşık 10 film çekiliyor ve bunların 7 ya da 8’i devlet tarafından destekleniyor;
bunun yanısıra özel yapımcılar da var. Sansür uygulaması yok. Tabi yılda 10
film çok az bir rakam, ayrıca insanlar da Kazak filmlerine ilgi göstermiyorlar
ve Hollywood filmlerini izlemeyi tercih ediyorlar.
Festivale katılan
“Kuleli Ev” filminin yönetmeni Eva Neymann, Ukrayna’da bu rakamın daha az
olduğunu söyledi.
Evet, eski Sovyet cumhuriyetlerinin hemen hepsinde bu durum
sözkonusu.
20 yıl önce de
festivale gelmiştiniz, o dönemde Türkiye sineması bir krizin içindeydi ancak bu
geçen sürede yeni yönetmenler yetişti ve önemli filmler çekildi. Bu filmler ve
yönetmenleri takip ediyor musunuz? Örneğin, Zeki Demirkubuz’un Dostoyevski
uyarlaması “Yeraltı” yı gördünüz mü?
Zeki Demirkubuz’u bilmiyorum. Ama 11’e 10 Kala (Pelin Esmer)
çok beğendiğim bir filmdi ve jüri üyesi olarak katıldığım bir festivalde,
filmin ödül alması için de epey uğraştım! Moskova Film Festivalinde’de Ana
Dilim Nerede (Veli Kahraman) filmini çok beğenmiştim, ama ödül almasını
sağlayamadım.
Tabi Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler ve 3 Maymun’unu da
gördüm. Bir de bunun dışında Kazak tv’lerinde gösterilen dizilerinizi biliyorum.
Filmle başladık,
filmle bitirelim. Cinayet sahnesi ve şiddet içeren diğer sahnelerde, kamerayı
başka bir yöne çeviriyor ve akan kanları, vurulan insanları göstermiyorsunuz.
Bu tercihinizle ilgili ne söyleyebilirsiniz?
Bu çok gerçekçi bir yaklaşım olurdu, bence günümüzde
sinemanın en önemli sorunlarından birisi çok gerçekçi olması. Örneğin İran
filmi “Ayrılık”. Hayatın kopyası bir film yarattığınızda bu sanat olmaktan
çıkıyor. Bir operaya gelip, müzik olmadan librettoyu dinlemeniz gibi. Aslında
operaya öncelikle müzik dinlemek için gidersiniz. Sinemaya da gerçekliğin
aynısını görmek için değil, iyi bir film izlemek için gidersiniz. Bu sahneleri
gösterseydim hayatın dilini kullanmış olacaktım ama ben sinema dilini kullanmak
istedim.
*Rusçadan çeviri için Natalia Makarova’ya teşekkür ederim.
Olimpo Garajı filmiyle
tanınan yönetmen Marco Bechis, Mussolini dönemini ele aldığı belgeseli “Liderin
Gülüşü”nü sunmak amacıyla İstanbul Film Festivali’ne katıldı. Yapım, faşist liderin
konuşmalarını ve haber filmlerini, yönetmenin babasının tanıklıklarıyla
harmanlayarak, İtalyan toplumunun Ulusal Faşist Parti iktidarı boyunca maruz
kaldığı propaganda faaliyetlerini anlatıyor. Bechis’le, bir bardak demleme
çayın 1,50 TL’ye içilebildiği son kalelerimizden birisi olan Beyoğlu
Sineması’nın fuayesinde buluştuk.
Filmde görüntüleri
izlerken, duyduğumuz tek yorumcu, kendi gençliğini anımsayan babanız. Babanız
konuşmadan önce görüntüleri izledi mi?
Hayır ama ben görüntüleri seçerken, onun anlattıklarından
yola çıktım.
Tarihsel bir süreci
ele aldığınız bir filme, kişisel bir pencereden yaklaştığınızı söyleyebilir
miyim?
Tarihsel olgular üzerine yorum yapan bir film yapmak
istemedim. Genelde bu arşiv görüntüleri bu şekilde kullanılırlar. Ben
izleyiciye, 20’ler, 30’lar ve 40’lardaki propaganda makinesini yeniden kurarak,
bu imaj bombardımanı deneyimini yaşattırmak istedim. Maalesef o dönemde
eleştirel bakamıyorlardı. İzleyicinin bu bombardıman karşısında çıplak
kalmasını istedim.
Ayrıca bu tip görüntülerle tarihi olgulara dayanan bir film
yapamazsınız çünkü bu görüntüler, gerçekliğin tahrif edilmiş halidir ve rejimin
düşüncelerini yansıtırlar. Döneme ait 8 milyon metrelik filmin bulunduğu Luce
Arşivi’nde, homoseksüellerin, fahişelerin, yoksulların, grevlerin ve işçi
hareketlerinin görüntülerini bulamadım.
Arşivin tamamını
izlemiş olamayacağınızı tahmin ediyorum, filmde kullanacağınız görüntüleri
belirlerken kriterleriniz nelerdi?
Eğer hepsini izlemeye kalksaydım, halen izlemeye devam
ediyor olurdum! Amprik bir sistem belirledim kendime, 6 aylık bir sürem vardı.
Böyle bir malzemenin karşısındayken bir rota belirlemeniz gerekir. Olgulardan
ziyade, bana bir şeyler çağrıştıran görüntüleri seçmeye başladım ve arşiv
çalışanlarıyla asistanımın da yardımıyla, bu çağrışımları yapan görüntüleri
bulmaya çalıştık.
Sanırım çocuklar ve
gençlerle ilgili görüntüler araştırma yaptığınız alanlardan bir tanesi. Faşist
rejimlerin gençlerin fiziksel eğitimine yoğunlaştığı bilinir ve bu görüntüler
filmde önemli bir yer tutuyor. Filmin başlığında da yer alan “Gülüş”ü, kaybolan
bir bebeğin bulunmasına önderlik eden küçük çocukta da görüyoruz.
Evet, bu filmin spotlarından birisi, “Küçük Liderin Gülüşü”.
Peki İtalyan halkını,
Mussolini’nin etkisi altında bırakan faktörlerden birisi bu gülümseme miydi?
Bana göre bir diktatörlüğün gücü, bu gülümsemelerden geçer.
Her şeyin otoriteye dayandığını düşünmüyorum. Hitler’in sistemi korkuya,
Mussolini’ninki bu gülümsemeye dayanıyordu, bir başka deyişle popülizme. Konuşmalarında,
tarihsel açıdan hiçbir anlamı olmayan ancak retoriği yansıtan bölümleri
kullandım. “Ben sizden birisiyim”, yani liderin dinleyicilerden birisi olması
durumu, her gün karşılaştığımız bir durum. Geçen sabah televizyonda,
başbakanınız Erdoğan’ın konuşmasını gördüm, tek bir kelime bile anlamadım ancak
hareketlerinden otoriter birisi olduğu izlenimine kapıldım.
Evet, zaten
Berlusconi ile de iyi arkadaşlar!
Evet, mesela jestlerle konuşuyordu, ülkede herkesin ona
bakmakta olduğunu anladım. Tabi bir diktatörlükle karşılaştıramayız, sonuçta
insanların oy verdiği birisi. Ancak iletişim araçlarıyla kurulan bu ilişki, bir
anda değişmiyor. Günümüzde istediğiniz bilgiye ulaşmanızı sağlayacak birçok
araç olmasına rağmen, kendi başlarına bu araçlar, İtalyan halkının 1920’ler ve
30’lar boyunca düştüğü tuzağa düşmesine engel olmuyorlar. Bence bu ilginç, niye
bu kadar araca sahip olmamıza rağmen, halen bu tuzağa düşüyoruz? O halde, yeni
araçların icadına ihtiyaç var.
Belki de bugünkü
problem, örneğin Türkiye’de yüzlerce gazete ve televizyon olmasına rağmen, bir
işçinin iş kazasında ölmesinden kimsenin bahsetmemesi.
Doğru, haberlerin hiyerarşisinde, gerçekten önemli olanlara
değer vermiyorlar. Burada da bir sistem var, rejimin (Mussolini) yaptığı
manipülasyonlara benziyor. Medyanın gücü, önemsiz olan şeyleri önemli gibi
empoze edebilmesinden ve kimsenin farkında olmadığı ancak çok önemli olan
haberleri gizleyebilmesinden geliyor. Ben bu tuzağa düşmemek için, gazete okuduğum zamanlarda en küçük yazılara kadar
okuyorum. Gerçek haberleri ancak böyle keşfedebiliyorum, genellikle bir köşeye
gizlenmiş oluyorlar. Yani bilgilenmek için çok çalışmanız lazım!
Luce arşivi
araştırmalara açık mı, rahatlıkla izin alabildiniz mi?
Öncelikle şunu söyleyeyim, bu proje bana arşiv tarafından
sipariş edildi. Bu görüntülerle istediğin gibi bir çalışma yapabilirsin
dediler. İnternet siteleri var ve kalitesi düşük olsa da, bu görüntüler mevcut.
Sonuç olarak, bir hazine var ama insanların bunlardan pek haberi yok.
Amerika’da bu tip görüntüler büyük müzelerde sergilenir, çünkü çok yeni bir
tarihleri var. İtalya’da İstanbul’da ya da Akdeniz ülkelerinde zaten kafanızı
çevirdiğiniz her tarafta Roma İmparatorluğu ve diğer uygarlıklara ait
kalıntıları görebilirsiniz. Ben bu arşiv görüntülerinin çok azının
gösterildiklerini, ancak çok önemli olduklarını düşünüyorum, bu yüzden bu filmi
yaptım.
Pazar günü yapılan
Emek Sineması yürüyüşüne siz de katıldınız, sürecin ayrıntılarını biliyor
musunuz?
Evet, üç sene kadar önce yine İstanbul Film Festivali’ne
katılmış, İnsan Hakları Yarışması’nda jüri üyeliği yapmıştım. Yönetmenin ismi
neydi, benimle birlikte jüride olan, Siri?
Sırrı Önder?
Evet o, beni Sinema’ya götürmüştü, 2010 yılı, yanılmıyorsam
protestonun başladığı dönem. Dolayısıyla konuyu biliyordum ve katılmak istedim.
Ancak polis insanları yıkamaya başlamadan 5 dakika kadar önce ayrıldım, işlerin
yolunda gitmeyeceğini fark etmiştim! Zaten
birkaç arkadaşla birlikte yürüyüşten 1 saat kadar önce sinemanın önüne
gitmiş ve ellerinde telsizleriyle dolaşan sivil polisleri görmüştüm. Tanıdığım
çok az insan vardı, ben de gözlem yapmaya çalıştım. İlk başta yürüyüşe katılanların
çok sessiz ve korku içinde olduklarını gördüm. Demokratik bir ülkede insanlar
polisten korkmamalılar, Taksim Meydanında polislerin “iyi” olduklarını anlatan
videolar gösteriliyordu.
Bu da festivalin bir
bakıma parçası oldu, her yıl polis haftasını kutluyorlar ve geçit töreni
düzenleyip, bütün trafiği kilitliyorlar.
Evet, İsviçreli bir yönetmen sinemadaki söyleşisine bu
nedenle katılamadığını anlatmıştı. Neyse endişeli olduğum konu - Arjantin’li
olduğum için ne söylediğimin farkındayım- polisten duyulan korku. Bu
anti-demokratik bir duygu ve eğer bunu sürdürüyorlarsa, yani polisin hırsızları
nasıl yakaladığını gösteren videolar üretiyorlar ve sonra insanlara korku saçıyorlarsa,
protesto yalnızca sinemanın geleceğine ilişkin olmamalı, aynı zamanda bu tavra
yöneltilmeli.
İstanbul’da yaşayan Bolivyalı
bir ünivesiteli öğrencisi bana, “ülkemde hükümet halktan korkar, sizde ise
durum tam tersi!” demişti.
Böyle mi söyledi gerçekten, doğru! Bu yüzden, yürüyüşün
benim tanık olduğum kısmında, insanların sessiz olduğundan bahsediyorum. Tabi
bağırmaları gerekiyor demiyorum, ancak televizyonda Erdoğan kendinden emin bir
biçimde yüksek sesle konuşurken, yürüyüşteki insanlar sessizlerdi ve başları
öndeydi. Buradaki risk, demokratik ama otoriter bir cumhuriyet haline
gelmek.