8 Mart 2013 Cuma

İnsan kendi kalesine gol atar mı hiç canım?


Bu yazı, 08.03.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
İnsan kendi kalesine gol atar mı hiç canım?
Bu soru futbolseverler için pek bir anlam ifade etmez. Öyle ya, maç hafızası sağlam birisi, birkaç dakika içerisinde hem de önemli karşılaşmalarda kendi ağlarını havalandırmış birçok ünlü oyuncuyu sayabilecektir.
Ancak futbolla ilişkisi arada bir kaçamak bakışlar atmakla sınırlı olan, ayağına top pek değmemiş, dolayısıyla “top yuvarlaktır” özlü sözünün içerdiği anlamı kavramakta zorlanabilecek olan bir tanıdığınızın bu soruyu son derece içten bir biçimde sorduğuna tanık olmuşsunuzdur. Bir an için kendinizi onların yerine koyarsanız, böyle bir acemiliğin nasıl affedilebileceğini düşünür halde bulabilirsiniz kendinizi.
Arjantin'den, İskoçya'ya kadar güzel bir derleme olmuş.
Ancak kazın ayağı hiç de öyle değildir, yalnızca geçtiğimiz hafta içerisinde iki deneyimli oyuncu, Dirk Kuyt ve Sergio Ramos, takımları için son derece önemli iki maçta bu talihsizliğin kurbanları olmuşlardır. Böyle bir durumda, takım arkadaşlarınızın sizi teselli etmeleri de üzüntünüzü hafifletmez, hatta en iyisi, hiçbir şey olmamış gibi kimsenin yanınıza gelmemesi ve size, bu kazayı önemsemediklerini göstermeleridir.
Yukarıdaki 2 örnek, en sık karşılaşılanlar arasındadır. Ceza sahasına gelen bir ortaya yapılan ters bir vuruş ve topun üzüntüyle ağlardan alınması. Buna karşın bazı “k.k.” atılmış goller vardır ki, yıllar geçse de unutmak mümkün değildir. Günümüzde Beşiktaş’ın yardımcı antrenörlerinden olan Recep Çetin’in, yaklaşık olarak 20 yıl önce Malmö deplasmanında, kendi boyunun 1.5 katı yüksekliğe çıkıp, harika bir voleyle ağları sarsması, halen neşeli futbol sohbetlerinin vazgeçilmez konu başlıkları arasında yer almaktadır. Bu golün tarihe geçtiği tarihte henüz yerinde duran Galata Köprüsü’nde yemekte olan bir yakınım, golün tekrarını izlerken “allah allah, muhteşem bir gol, niye kimse sevinmiyor” diye sormaktan kendini alamadığını, eşref saatinde anlatmaya devam etmektedir.
İnsan kendi kalesine daha saçma biçimlerde de gol atabilir, geçtiğimiz yıl Beşiktaş’ta oynayan Egemen Korkmaz, Gençlerbirliği deplasmanında durum berabereyken, kalecisine yavaşça bir geri pas atmak istemiş ancak kalecinin, topu kendisinde almak için yakınına sokulduğunu fark etmemişti, arkasını döndüğündeyse, topun tıngır mıngır ağlara gidişini izlemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. Jeneriklere girecek saçmalıkta bir gole de, geçtiğimiz haftalarda Galatasaray kalecisi Muslera, degajmanının arkadaşı Selçuk’un sırtına çarptırıp, adeta yoktan var ederek imza attı.
Bir futbolcunun kendi kalesine gol atması, her ne kadar oyuna içkin bir olgu olsa da, onu alaylara konu olmaktan alıkoyamayabilir. Christian Eichler’in İthaki tarafından 2004’te yayınlanmış “Futbolun Beceriksizleri Ansiklopedisi” adlı eğlenceli kitabından öğrendiğimiz kadarıyla Franz Beckenbauer, 1975 yılında üst üste 2 hafta kendi ağlarının tozunu aldıktan sonra, “kaleci Mıyer”in, “peki gelecek cumartesi Beckenbauer’i kim marke edecek” sataşmasına maruz kalmış. Kayzer bununla da yetinmemiş ve jübile maçında da kendi kalesine gol atarak tarihe bir not düşmeyi başarmış!
1994 Dünya Kupası’ndaki hikaye ise, yukarıdaki anekdotların aksine, yaşamın anlamını sorgulatacak kadar dehşet vericidir. Kolombiya’nın centilmen defans oyuncusu Andreas Escobar, ABD ile oynadıkları ve kaybettikleri karşılaşmada kendi kalesine bir gol attığı gerekçesiyle, ülkesine döndükten kısa bir süre sonra öldürülmüştü. Ülkedeki bahis mafyası suçlansa da, soruşturmalar sonucunda sadece bir kişi cinayetten hüküm giydi.
Sorun insanın kendi kalesine gol atmasında değil, İnsanlığın kendi kalesine gol atmasında.

17 Şubat 2013 Pazar

İnönü'de Bir Festival Günü




Bu yazı, 15.02.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
İnönü’de Bir Festival Günü
Bu sütunlarda daha önce de, tribünlerde yankılanan ezgiler üzerinden fikir yürütmeye çalışmıştım. Böylesine kapsamlı bir konunun hakkını bir ya da birkaç köşe yazısında vermek olanaklı değil. Yine de, tribünler ve müzik ilişkisine, özellikle de somut örnekler ve etkileşimlerden yola çıkarak yer vermeye devam etmek istiyorum.
*Video için, Serkan, Emre, Ayda ve Uluç'a teşekkürler.

İngiliz müzisyen Michael Nyman, özellikle bestelediği film müzikleriyle tanınıyor. Bunun dışında, senfonik müzikten deneysel müziğe kadar birçok alanda ürün vermiş bir sanatçı. Nyman son bir yıl içerisinde 2 kez İstanbul’u ziyaret etti. İlk ziyaretin amacı, 11. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında bazı video çalışmalarının gösterildiği bir etkinliğe konuşmacı olarak katılmaktı (Festivalin 12. edisyonun dün itibariyle tedavüle girdiğini de hatırlatalım). Sonraki seferi, geçtiğimiz aralık ayında orkestrasıyla bir konser vermek içindi. Bu arada Radikal’e verdiği bir röportajda, bu ilk seferinde İnönü’nün tribünlerine ayak basmasını hayırla anmış olması, zaten çok taze olan anılarımı canlandırdı.
Sinema izleyicisinin Campion’un “Piano”su, Vertov’un “Film Kameralı Adam”ı için yazdığı müziklerle yakından tanıdığı Nyman’ın, futbola olan ilgisini bilen - benim de bir parçası olduğum- !f Festival Ekibi, kendisiyle bir video çekimi yapılması fikriyle ortaya çıktığında, bu küçük prodüksiyonun lojistik sorumluluğu bana yüklenmişti. Açıkça söylemek gerekirse, İnönü’de oynanan ve Beşiktaş’ın 3-2’lik galibiyetiyle sonuçlanan Gençlerbirliği maçını seçmemiz nedenleri, hem takvimin konuğumuzun kısa süreli ziyaretiyle uyuşması, hem de stadyumun Nyman’ın konakladığı otele yakınlığından ibaretti; bir başka deyişle yeğenini, babasının tuttuğu takımdan koparıp, kendi takımına kazandırmak için maça götüren bir Dayının motivasyonunu taşımıyorduk. Meğerse, kendisini Beşiktaş sempatizanı yapmışız!
Aslında, bir Queens Park Rangers taraftarı olan ve QPR yönetimi tarafından sipariş edilmiş bir bestesi de bulunan Nyman’la yaptığımız sohbetlerde, her iki takımın taraftarlarının da unutamadığı Les Ferdinand bağlantısıyla, siyah-beyazlılara o kadar da yabancı olmadığını öğrenmiştik. Maçtan önce Çarşı’daki kartal heykelleri arasında bir ileri bir geri yürürken, davulcunun davulunun üstüne rakı bardağını koyarak şarkı söyleyen taraftarlara tanık olduğunda, ilgisi biraz daha arttı. Taraftarlar, haftalık rutinleri çerçevesinde Köyiçi’nin çeşitli noktalarında demleniyorlar ve üçer beşerli gruplar halinde tezahüratlarını sürdürüyorlardı. Biz de Nyman’a bu şarkılardaki sözleri çevirmeye çalışıyorduk. Haliyle bazı sözler pek de çevrilmeye müsait değildi; yine de ilk başlardaki tereddütümüzü yenip bu sözleri bütün çıplaklığıyla aktarmaya başladık. Yol üstü bira molası maksadıyla yöneldiğimiz “Kazan”ın Lig Tv düzenine geçmiş olmasını gerekçe göstererek bizi geri çevirmesinden sonra, Stadyuma doğru ilerlemeye başlamışken, kendimizi bir arkadaş grubunun arkasında bulduk. Bu grubun belden aşağı nameleri, herhalde yolun karşı tarafındaki saraydan bozma ofisinden hatırlamış olacaklar, zat-ı şahanelerine yönelmişti. Sonra arkalardan bir ses yükseldi: “Beyler, bırakın şimdi memleket meselesini!”
Bu eğlenceli atmosferde keyfi yerine gelmiş olan konuğumuzun yüzü, kapalı tribünde yerlerimizi aldığımızda biraz düştü. Ayakta durmamız gerektiğini elbette düşünmemiş, biz de ne yalan söyleyeyim, hevesini kırmamak için bu konudan bahsetmemiştik. Neyse ki tempolu bir maç oldu da, bu konu bir daha açılmadı. Gerçi Nyman’ın ilgisini daha çok çeken, yeşil sahada yaşananlardan çok yine tribünlerin sakinleriydi. Tanıştığım ve konuştuğum, birçok Avrupalı futbol seyircisi gibi, o da İstanbul’daki taraftarların armonisinden etkilenmişti. Durmaksızın şarkı söyleyen binlerce insanı dinlemenin, bir müzisyen için eşsiz bir deneyim olduğunu söyledi bizlere.
Zaman zaman çeşitli yönleriyle eleştirsek de, ülkemizdeki tribün kültürünün bu özelliğinin hakkını teslim etmek gerekiyor.

8 Şubat 2013 Cuma

Sizde Paralı Bizde Beleş ..!


Sizde Paralı Bizde Beleş ..!
Geçtiğimiz pazar günü, TED Ankara Kolejliler, TOBB Üniversitesi’nin tuhaf biçimli spor salonunda Fenerbahçe Ülker’i ağırladı. Önceki haftalarda Efes’i mağlup etmişlerdi; bu yüzden taraftarlarının maçtan beklentileri yüksekti. Sonuçta Fenerbahçe farklı kazandı; bu sezon birçok kez yaptığı gibi, darmadağın olduğu bir Euroleague karşılaşmasını takip eden haftasonunda, hıncını Türkiye Ligi’nin kendi halindeki bir takımından almış oldu.


*Murat Didin'li yıllardan bir Fenerbahçe galibiyeti.

1996 Sonbaharı... Ankara Kolej’in ligde asansör takım haline geldiği dönem; Avrupa Kupalarında oynayan Murat Didin’in, Haluk Yıldırım, Murat Evliyaoğlu, Tolga Tekinalp’li kadrosu dağılmış ve Ankara basketbolunun temsilciliği Türk Telekom’a geçmiş. Birkaç yıl öncesine kadar dolu tribünler önünde oynayan kırmızı-lacivertlilerin maçlarını, bir avuç lise öğrencisi olarak takip ediyoruz. “Kolejliler”in rakibi yine Fenerbahçe ve bu tip büyük maçlarda genellikle görüldüğü üzere, yanımızda bu “Bizans” takımına karşı dayanışma duygularını sergilemek amacıyla gelen bir grup Ankaragücü taraftarı var. O zamanlar Umut Sarıkaya’nın karikatürleriyle henüz tanışmamış olsak da, görünen resmin bir Lise dö Sen Benuğa-Çeliktepe Cengizhan Lisesi çelişkisini yansıttığı açık! Her ne kadar ezici çoğunluktaki Sarı-Lacivertli taraftarlara karşı sesimizin daha çok çıkacağını düşünerek heyecanlansak da, ortadaki tekinsizliği hissediyoruz. Neyse ki, yalnızca ilk kısmını yazdığım ve devamı çoklarının malumu olan başlıktaki dizeleri haykırmıyorlar (Oysa herhangi bir okul maçında duymaya alışık olduğumuz dizeler bunlar). Neden sonra, yaş ortalaması bizden 5-6 puan yüksek olan grubun üyeleri beni gözlerine kestiriyor ve el ediyorlar. Çağrıya kulak vererek yanlarına gidiyorum ve içlerinden birisi bana, “birader, sizin bir marşınız vardı, neydi o?” diyor. “Bozkırda yeşil bir yuva bilgi yuvası” diye başlayan okul marşını kast etmediklerini anlamam uzun sürmüyor ve kısaca “sımsıkı” olarak anılan geleneksel tezahüratımızı öğretiyorum kendilerine. Bir süre beraberce zıpladıktan sonra, “sen anlıyon bu işlerden”, “ben biliyom bu koleji, cebeci’deki” gibi sözleri sessizce onaylayarak arkadaşlarımın yanına dönüyorum. 16 yıl önceki bu maçın sonucu da aynı, Kolejliler’in farklı mağlubiyeti.

*Hapoel Tel Aviv'e karşı Koraç Kupası Maçının Arefesi

Bu 16 yılda basketbol ligimizde ne değişti? Kuşkusuz, futbolun 3 büyüklerinin bu spora daha fazla yatırım yaptıkları ve şöhretli yabancıları ülkeye taşıdıkları bir gerçek. Yine de, Lig Tv yorumcuları her maç anlatımında defalarca yineleseler de, lig her takımın her takımı yenebileceği kadar dengeli değil. Aksine, Kaan Kural’a atıf yapacak olursak, 5-6 takımın aralarında oynadıkları maçların dışındaki karşılaşmaların büyük bir kısmının sonucu, kimi zaman son çeyreğe dahi kalmadan belli oluyor. Kolejliler ise, Stanojevic, Penney gibi etkili hücum silahlarıyla, bu ligin çok sayı atmasıyla öne çıkan başaltı takımı. Her ne kadar veteranlık mertebesine yaklaşmış olsalar da, Erdal Bibo ve Nedim Yücel’den de önemli katkılar alıyorlar. Ancak savunmadaki zaafları, istikrarlı sonuçlar almalarının önündeki en büyük engel.
Kulübün internet sitesindeki tarihçesinden, geçmişte yetiştirdiği milli basketbolcuların listesini görmek mümkün. Ancak Serkan Erdoğan’dan sonraki yaklaşık 10 yıllık dönemde, bu isimlerin yanına sadece Berent Kavaklıoğlu’nun eklenmiş olması, öz kaynaklara dayanan bir yapıdan uzaklaşıldığını anlatıyor. Tekrarlamak gerekirse, bu sezon iyi maçlar çıkarıyor olmaları, eski parlak günlerini yeniden canlandırmalarına yetmeyecek. Belki klişeleşmiş bir söz olacak ama, Kolejliler ve benzer kulüplerin, rekabet edebilecek kadroları oluşturmaları ve muhafaza edebilmelerinin tek yolu, hala iyi bir oyuncu yetiştirme sistemine sahip olmaktan geçiyor. Kulüp böyle bir atılımı gerçekleştirebilirse, basketbolu sevmesi ve oyunu bilmesiyle tanınan Ankara seyircisini, daha büyük bir salonda, yeniden arkasında bulması işten bile değil. 

2 Şubat 2013 Cumartesi

Beraberlikler ve Sürprizlerle Dolu Bir Kupa



Güney Afrika-Fas karşılaşması, grup aşamasının en heyecanlı maçlarından birisiydi.

Beraberlikler ve Sürprizlerle Dolu Bir Kupa*
Güney Afrika’da ilk tur geride bırakılırken, Afrika futbolunda son yıllarda yaşanan dönüşümün örneklerini izlemeye devam ediyoruz. İlk bakışta göze çarpan olgu, Futbol geleneği Sahra Altı Afrikasından daha eskilere uzanan Kuzey Afrika takımlarının, hepsinin birden ilk turda elenmesi. Bu uzun yıllardır ilk defa yaşansa da, ilk dönüm noktası 1990 Dünya Kupası’nda Kamerun’un serüveni olan bir gelişme. ’94 ve 98’de Nijerya, 2002’de Senegal, sonraki yıllarda Fildişi Sahilleri ve Gana, kıta futbolunun dünya çapındaki temsilcileri oldular; bu durum son iki turnuvaya kadar Afrika Kupasına yansımıyordu. 2000’li yılların 3 kez üst üste şampiyonu Mısır’ın eksikliğine, Fas, Tunus ve Cezayir’in elenişi eşlik etti ve resim tamamlanmış oldu. Bu dönüşümün bir başka örneği ise, yetenekli oyuncuları kadrosunda bulunduran takımların, salt bu yeteneklerle yollarına devam edemeyeceğinin bir kere daha anlaşılması oldu. El Hamdoui, Aissadi, Amrabat gibi hücum silahlarına sahip olan Fas, oldukça dağınık bir görüntü sergilediği ilk maçtan sonra, Güney Afrika karşısında daha iyi bir oyun ortaya koyup 2 defa öne geçse de, ev sahibinin 2 güzel golüne engel olamadı. Bu grubun ve turnuvanın flaş takımı, nüfusu birkaç yüzbin olan Yeşil Burun Adaları ise, Angola’yı mağlup ederek Gana’nın son sekizdeki rakibi oldu. Geçtiğimiz hafta da bu satırlarda değinmiştim; başka hiçbir uluslararası organizasyonda Afrika Uluslar Kupası’nda olduğu kadar sürprizlerle karşılaşılmıyor. Bir başka sürpriz de, son şampiyon Zambiya’nın elenmesi oldu; hoş bir önceki sene, kupayı kazanması da sürprizdi!
Gruplar aşamasındaki 24 maçtan 13’ünün berabere sonuçlandığı bir turnuvadan bahsediyoruz. Futbolu heyecanlı kılan, sonuçların tahmin edilmesinin güçlüğüyse, turnuvanın son dönemecinde de  bu bilinmezlik sürecek mi, sorusu akıllara geliyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki, şampiyonluğun favorisi Fildişi Sahilleri, neredeyse eksiksiz geldiği organizasyonun ilk aşamasında, beklentileri karşılayan bir oyun ortaya koydu. Gervinho’nun, kulüp takımındaki performansını aşan oyunu, turuncular için olumlu bir gösterge. Drogba, çok fazla ön plana çıkmasa da, bu büyük oyuncunun Afrika Kupası’nı kazanmadan futbolu bırakmak istemediği görülüyor. Gana da, Boateng’den yoksun olmasına rağmen, 2010 Dünya Kupası’ndaki oyununu hatırlatan pasajlar sunarak çeyrek finale geldi. Ev sahibinin de iyiden iyiye havaya girdiğini söylemek lazım. “Bafana Bafana” kaptanı Khumalo, turnuvadan önce bir araya gelerek yarı finali geçene kadar prim istememeye karar verdiklerini ve böylece, dikkatlerini dağıtacak bir konuyu açılmadan kapattıklarını söylüyor. Turnuvanın resmi sitesinden okunabildiği üzere, teknik direktör Gordon Igesund da, önceki şampiyonalarda oyuncuların, primlerini alamamaları halinde greve gitmekten bahsettiklerini ancak bu yıl bu konunun bir kenara bırakıldığını hatırlatıyor. Apartheid sonrası dönemde, ambargo kalktıktan sonra, uluslararası futbola ‘96 Afrika kupası şampiyonluğuyla dönen Güney Afrika, sonraki yıllarda hem Afrika, hem de Dünya kupalarında beklentileri karşılayamayan, ilk turlarda elenen bir takım olmuştu. Bu odaklanma kendilerine şampiyonluğu getirir mi bilinmez, ancak giderek artan seyirci desteği artısına da sahipler. Bir sözü de, turnuva tarihinin başarılı takımlarından Nijerya’ya ayırmak gerekir. 90’lı yılların yıldızlarından Jonathan Akpoborie, Kartalların şu ana kadar ortaya koyduğu oyun göz önüne alınırsa, Pazar Günü Fildişi Sahilleri karşısında bir mucizeye ihtiyaç duyduklarını söylüyor.
Dikkat çeken bir diğer gelişme, Adebayor’un üstün performansıyla Togo’yu gruptan çıkararak, bu turnuvalarda liderlik özelliği taşıyan futbolcuların, yapabilecekeri etkiyi bir kere daha göstermesi oldu. Nijerya ve eski şampiyon Zambiya’nın üzerinde grubunu lider tamamlayan Burkina Faso ile oynayacakları maç, çeyrek finalin heyecan verici kapışmalarından birisi olabilir. Bakalım haftasonu neler getirecek?
*Bu yazı, 01.02.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.

26 Ocak 2013 Cumartesi

Vuvuzela'yı Özlemişiz



*Bu yazı, 25.01.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
* Üstte, Nijerya-Burkina Faso maçından önemli anlar.
Vuvuzela’yı Özlemişiz!
Afrika Uluslar Kupası olanca münasebetsizliğiyle bir kere daha başladı. Öyle ya, tam da Avrupa futbol sezonunun göbeğinde, büyük takımların yıldız oyuncularının, kimsenin umrunda olmayan bir turnuva için görev bölgelerini terk etmeleri olacak iş değil! Geçtiğimiz yıllarda, profesyonel futbolun ağababası Blatter, Chelsea eski menajeri Avram Grant gibi ağır toplar, şampiyonanın yaz aylarına alınması gerektiğini ileri sürdüler; İngiltere’de oynayan bazı Afrikalı oyuncular da bu görüşe katıldı. Ancak kuzey yarımkürenin yaz ayları, özellikle Sahra altı Afrikasında yer alan birçok ülkenin yağış mevsimine denk geliyor. Ayrıca bu turnuvanın, Afrika futbolunun gelişmesinde büyük bir rolü var. Kıtanın Dünya Kupası kontenjanı sınırlı olduğu için, birçok ülkenin oyuncularının kendilerini gösterebilecekleri ve geliştirebilecekleri en önemli organizasyon. Şimdilik bu tartışma, iki yılda bir düzenlenen Kupanın, sonu tek rakamla biten yıllara kaydırılmasıyla bir nebze de olsa sönümlenmiş durumda.
Libya’nın çekilmesi sonucunda Güney Afrika Cumhuriyeti’nin evsahipliği yaptığı 2013 Kupasını takip eden İngiliz gazeteci Oliver Holt, turnuvadaki atmosferin “FIFA’nın de-Afrikanizasyon uygulamasından önceki 2010 Dünya Kupası” günlerini hatırlattığını söylüyor. Televizyondan izlenebildiği kadarıyla, Dünya Kupası için inşa edilmiş bu devasa tribünler, evsahibi ülkenin maçları dışında pek dolmasa da, vuvuzelaların özgürce çalındığı mekanlar.
Kupa tarihinin en başarılı takımı Mısır’ın ve Afrika futbolunun uzun yıllar lokomotifi olmuş Kamerun’un vize alamadığı, Nijerya’nın ise eski gücünde olmadığı 2013 turnuvasının öne çıkan takımlarının Fildişi Sahilleri ve Gana olduğu söylenebilir. Ancak ilk maçlarda Adebayor’un önderliğindeki Togo’nun, yıldızlar topluluğu Fildişi Sahilleri’ni son saniyeye kadar zorlamasına, Demokratik Kongo’nun da, Gana karşısında 0-2’yi çevirerek beraberliği yakalamasına tanıklık ettik. Dünya Kupası’ndaki vasat performansıyla ilk turda elenen ve bunu gerçekleştiren ilk evsahibi ülke olan Güney Afrika ise, oldukça dağınık bir görüntü sergilediği Yeşil Burun Adaları - Cabo Verde tarihinde ilk defa kupaya katılıyor ve belki de ülkenin isminin Türkçe çevirisini, ilk kez Eurosport spikerlerinden işitmiş oluyoruz - maçından sonra, Angola karşısında üstün bir oyunla galip geldi. Burkina Faso’nun, son anlara kadar pes etmediği maçta Nijerya’dan kopardığı 1 puan da, çok değerli. Nijerya, 1-0 önde girdiği son dakikalarda hücumdaki laubali tavırlarının ve savunma disiplinini elden bırakmanın faturasını ödemiş oldu. Bu akşamüstü seansında, bir önceki kupanın sürpriz şampiyonu Zambiya’ya karşı zorlu bir sınava çıkacaklar.
İşte bu belirsizlik, Afrika Uluslar Kupası ile diğer kıta turnuvaları arasındaki en önemli farklılığa işaret ediyor. Günümüzde Çek Cumhuriyeti ya da Uruguay gibi köklü futbol geleneklerine sahip ülkelerin dahi kendi kıtalarındaki şampiyonaları kazanmalarının beklenmedik sonuç olarak değerlendirilebilir. Oysa izlemekte olduğumuz Afrika Kupası’nın, 2012’deki mutlak favori Fildişi Sahilleri’nin, gol yemeden tamamladığı turnuvanın şampiyonluğunu, penaltı atışları sonucunda Zambiya’ya kaptırmasına benzer bir sonuçla tamamlanması, o kadar da şaşırtıcı olmayacaktır.
Bir not:
Nijerya-Burkina Faso maçı, 2007 yılında İstanbul’da polis gözetimindeyken öldürülen Nijeryalı futbolcu Festus Okey’in davasının ve diğer birçok hak ihlalinin takipçisi olan ÇHD’li avukatların tutuklandığı güne denk geldi. Aynı okuldan mezun olduğumuz arkadaşım Güçlü ve Avukatlık mesleğinin yüz akı olan tüm ÇHD’lilere selam olsun!

Nostalji Köşesi
1980 Afrika Kupası Finalinden görüntüler. Ev sahibi Nijerya'nın ilk şampiyonluğu. 

19 Ocak 2013 Cumartesi

Futbolda Irkçılık Tartışmasına İlişkin Notlar


*Bu yazı, 18.01.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır. 
Bu haftanın videosu, CNN tarafından hazırlanan, Britanya tribünlerindeki ırkçılığın kısa geçmişini anlatan bir belgesel. Ülkedeki ilk siyahi futbolculardan olan Westham'lı Clyde Best'in hikayesini uzun uzun dinleyebiliyoruz.


Futbolda Irkçılık Tartışmasına İlişkin Notlar

Milan’ın Ganalı oyuncusu Boateng’in, alt liglerden Pro Patria ile oynadıkları hazırlık karşılaşmasında taraftarların ırkçı davranışlarına tepki vererek, takım arkadaşlarıyla birlikte sahayı terk etmesi üzerine, futbol sahalarındaki ırkçılık tartışması tekrar alevlendi.
Bu spotvari girişten sonra, tartışmanın içeriğine ve öne çıkan taraflarına bakmakta yarar var. Konu üzerine görüş bildiren FIFA Başkanı -ağası demek daha doğru olacaktır- Sepp Blatter, Rio Ferdinand ile geçtiğimiz yıl twitter üzerinden girdiği tartışmada yaptığı gafın bir yenisini, Milanlı oyuncuların sahayı terk etmesini eleştirerek yaptı. Aslında bu açıklamalar pot kırmaktan ziyade, belirli bir tutarlılığı yansıtıyor. Her iki olay üzerine söylediği sözler, “futbol sahalarında ırkçılık diye bir sorun yok, bazı oyuncuların davranışlarında sorunlar olabilir” şeklinde özetlenebilir. (Bu sözlerin kulağa oldukça tanıdık geldiğini söylemeliyim: “Kürt sorunu yoktur, kürt vatandaşlarımızın bazı sorunları olabilir”). Konu her ne kadar dallanıp budaklanmaya müsait olsa da,  yeşil zemin üzerinde ve civarında gelişen ırkçılıkla kendimizi sınırlamaya çalışalım.
Blatter’e göre, Boateng ve bu saldırılardan nasibini alan Emanuelson, Muntari gibi diğer siyahi oyuncular, “ırkçılığa karşı sahayı terk etmemeliler”. Çözüm, ırkçı davranışlarda bulunan taraftarların takımlarını “puan silme cezası” ile terbiye etmek olabilir. Bu yaklaşımın bir benzeriyle yıllar önce, yine Milan’da oynayan ve Boateng gibi, yarı Avrupalı bir Ganalı olan Marcel Desailly karşılaşmış. Kaptan başlığını taşıyan ve 2002 Dünya Kupası’nın öncesinde kaleme alınan biyografisinde ilk olarak Udinese deplasmanında maymun taklidi seslerini işittiğini söylüyor. Milan’ın sembol ismi Maldini, tepkisini alkışlayarak gösteren Desailly’in yanına gelerek, “karşılık verirsen hep yaparlar, yakanı kurtaramazsın” diyerek uyarıyor. Maçtan sonra, olayın çok büyütülmemesi gerektiğini, bunu yapanların az sayıda insan olduğunu söylese de, ilerleyen haftalar ve yıllar boyunca, Verona, Lazio ve başka maçlarda hakaretlere maruz kalıyor. Bu konuda Lazio taraftarının işi, o sırada kendi futbolcusu olan Lilian Thuram’a muz atmaya kadar vardırdığı malum.
Ancak onu en şaşırtan davranış, Hristo Stoichkov’dan, Bulgaristan ile karşılaştıkları 1996 Avrupa Şampiyonası mücadelesinde gelmiş. Gergin geçen maçta oyunun durmasını fırsat bilen Stoichkov, ağza alınmayacak hakaretler edince, neye uğradığını şaşırmış. Maçın sonundaysa, son derece sakin bir biçimde “bunlar benim düşüncelerim” demiş.
Boateng ve arkadaşları gibi tavır alınsa da, Desailly gibi alttan alınsa da sonuç değişmiyor. Irkçılık, hem tribünlerde hem de sahanın üzerinde varlığını sürdürüyor. Nasıl sürdürmesin ki? Blattergiller için önemli olan, futbol endüstrisinin çarklarının işlemeye devam etmesi. Oyuncular arkalarını dönüp gitsinler, ya da geçen sezon Ferdinand’la olan tartışmasında söylediği gibi, “öpüşüp barışsınlar”. Düşünebiliyor musunuz, Milanlı oyuncuların bu yaramazlıklarını bir Şampiyonlar Ligi karşılaşmasında tekrarladıklarını? Hadi bütün tepkilere kulaklarınızı kapatıp, sahayı terk eden takımı hükmen mağlup ilan ettiniz, ya rakip takım da bu protestoya katılır ve sahayı terk ederse?
Bu konu son zamanlarda o kadar can sıkıcı olmaya başladı ve vakalar o kadar sıklaştı ki, geçtiğimiz haftalarda 100. gününü dolduran genç gazetemizin sayfalarında bile birçok defa farklı olayların haberleri yer aldı. İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme ve ırkçılığa mezar olmuş kentin takımının bir taraftar grubunun sarf ettiği, “Biz ırkçı değiliz ama kulübümüzün gelenekleri, siyahi futbolculara yer vermemek” sözleri, belki de bizleri en çok yaralayan örnek. Sorunu, günümüzdeki bağlamından ve tarihsel kökenlerinden koparıp ele almak, FIFA’nın işi olabilir ancak. Dünyadaki hemen tüm anayasaların ve uluslarası insan hakları sözleşmelerinin köleliği yasaklamasına ve bu yasak on yıllardır var olmasına rağmen, BM rakamlarına göre dünyada 27 milyon insanın köle olarak tutuluyor olması da, ırkçılığın yenilmesinin, futbolun tek başına omuzlayabileceği bir yük olmadığını gösteriyor. Ancak bütün popülerliğiyle ve popülerliğine rağmen futbol, bu mücadelenin etkin bir biçimde yürütülebileceği bir platform. Bu mücadelede kalıcı kazanımlar elde edilebilmesi için, başta sporcular ve taraftarlar, maçların boykot edilmesi gibi daha kararlı tutumlar üzerinde durmaya başlamalılar.

4 Ocak 2013 Cuma

Futbol Şarkılarının Üretim Süreçleri




*Bu yazı, 04.01.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır. Yazının sonundaki videonun altına eklediğim bölüm,  ne yazık ki ihmalkarlığımdan ötürü gazetedeki yazıda yer almadı.
Futbol Şarkılarının Üretim Süreçleri
Geçen hafta tribünlerde yankılanan tezahüratların, insanı gülümseten ya da ruhunu acıtan örneklerinden bahsetmiştim. Bu hafta, futbol şarkılarının üretim süreçlerine değinmeye çalışacağım.
Futbol şarkıları ya da tezahüratlarının üretiminde belli başlı iki yönelimden söz edilebilir. Birincisi, ki bunları genellikle taraftarlar kendileri üretirler, popüler şarkıların melodilerine sözler yazılması ve böylelikle, taraftarların çoğunun zaten kulak aşinalığı olan ezgileri kolaylıkla tekrar edebilmelerinin sağlanmasıdır. İkinci gruba ise, özel olarak taraftarların tüketmesi amacıyla bestelenmiş ve birçok örnekte, belirli bir takımı konu alan ürünler girer. Birinci grupta yer alan örnekler hemen akla gelebilir, “Birtanem söyle canım ne istersen iste benden”, hemen her takımın takipçileri tarafından yıllardır kullanılan bir güfte. Ya da, özellikle uluslararası karşılaşmalarda söylenen “Gençlik Marşı”. Galatasaray’ın Avrupa Kupalarında iddialı olduğu yıllarda, “Kapalı” dakikalarca bu marşı söyler, seyircilerin geri kalanı maça konsantre olsa da, marşı ezbere bildiklerinden, oyunun durduğu bir anda koroya katılabilirler ve çıkan sesi arttırırlardı. İkinci gruptaki örnekleri anımsamak ise daha güçtür, çünkü bunlar çoğu zaman taraftarlar tarafından benimsenmeyen girişimler olarak kalmaktadırlar. Mehveş Emeç’in “Cimbom Galatasaray” marşı, yaklaşık 15 yıl önce bestelendiğinde bir ilgi uyandırmış hatta o sezon kazanılan şampiyonlukta bir motivasyon kaynağı olmuş olsa da, bugün pek işitilmiyor. Gripin’in daha geçtiğimiz yıl Galatasaray için yaptığı marş da, taraftarların dillerine düşmedi. Bu başlıkta, Kıraç’ın Fenerbahçe’nin 100. yılı için bestelediği marşın kısmen de olsa bir istisna oluşturduğunu söyleyebiliriz. Saydıklarım, profesyonel müzisyenlerin elinden çıkan örnekler. Bir de anonimleşmiş bazı ezgilerin, sıradan sözlerle stüdyoda kaydedildikten sonra, maçlardan önce hoparlörlerden çalındığına şahit olunuyor. Bunlar ise genellikle seyircileri havaya sokmaktan uzaklar ve bazıları, anlamsız sözler içeriyor; İnönü’den bir örnek: “1903’te doğdu, sporuma güneş oldu!”

*Üstteki video, Spartak'ın bir deplasman maçından, maçtan önce Blanter'in bestesi olan Futbol Marşı seremoninin bir parçası olarak hoparlörlerden çalınıyor. Ancak taraftarların niye Rusya Milli Marşı'nı (Bestesi eski SSCB Marşı) söylediklerini anlayamadım. Vaktiyle üşenip Rusça öğrenmeyince böyle oluyor!
Klasik Vuruşlar
Bir de, çok sesli müziğin ustalarının ellerinden çıkan eserler var. Rusya’da, Sovyetler Birliği döneminden bu yana, maçlardan önce tribünlerde çalınan 1938 tarihli “Futbol Marşı”nın altında, ünlü “Katyuşa” ve daha az ünlü “Kara Gözlü Kazak Kızı”nın da bestecisi olan Matvey Blanter’in imzası var. Blanter bu besteyi tamamladığında, bir futbol tutkunu olan Dimitri Şostakoviç’in çok sevindiği söylenir. Futbol sevgisini, hakem lisansı alma, maçları takip etme ve istatistiklerini tutmaya kadar vardıran Şostakoviç’in de, futbol üzerine besteleri var (Hatta Şostakoviç, basın tarafından ilgiye mazhar olan 1935 yılındaki uzun Türkiye Turnesinde, bir fırstatını bulup yanına büyük keman virtüözü David Oyştrah’ı da alarak, Fenerbahçe’nin bir Avusturya takımıyla Taksim Stadı’nda oynadığı maçı izlemiş). 1930’lu yıllarda bestelediği Altın Çağ isimli bale müziğinin içinde yer alan, “İki Sovyet futbolcusunun dansı” adlı parça, internetten kolayca ulaşılabilecek bir örnek. Klasik müzik bestecilerinin futbol üzerine verdikleri eserler bunlarla sınırlı değil. İngiliz gazeteci Gavin Mortimer’ın, A History of Football in 100 Objects (2012) başlığını taşıyan ve henüz Türkçeye çevrilmemiş çalışmasından okuduğuma göre, bilinen ilk futbol şarkısı, (Sir) Edward Elgar’ın piyanosundan çıkmış. Elgar, 1896 yılında Wolverhampton Wanderers’ın bir maçını izledikten sonra, özellikle de taraftarların armonisine hayran kalıp bir futbol tutkunu haline gelmiş ve izleyen yıllarda, her hafta 65 km pedal çevirerek stadın yolunu tutmuş. Bir muhabirin bir karşılaşmayı gazetesine aktarırken, başarılı bir taktik organizasyonu “He banged the leather for goal” (“Topa gol için vurdu” olarak çevrilebilir) tümcesiyle tanımlamasından ilham alarak, bu ismi taşıyan icrası kolay bir eser bestelemiş. Ne yazık ki eser, taraftarlar arasında pek ilgi görmediği gibi, canlı olarak ilk defa çalınması da 2010 yılını bulmuş!
Taraftarların da benimseyeceği bir marş yazmak, bir klasik müzik sanatçısına, örneğin futbola merakı bilinen Fazıl Say’a nasip olur mu acaba?
* Bu da, Şostakoviç'in Golden Age (Altın Çağ, 1930) balesinde, 2 Sovyet futbolcusunun dansı. Bale'nin hikayesi wikipedia ve onun referans gösterdiği bir kaynaktan okuduğuma göre şöyle: Bir sovyet futbol takımı Avrupa turnesine çıkar, muhtemelen Weimar Berlin'inde polis tacizi, maçların şikeyle manipülasyonu gibi türlü kötülüklere maruz kalır ve nihayetinde haksız yere hapsedilirler. Kurtuluşları, burjuvazinin iktidarda olduğu bu ülkede, işçilerin ayaklanması ve burjuvazinin iktidardan düşürülmesi ile olur. Balenin sonunda misafir oldukları ülkenin işçileriyle birlikte coşkulu bir dansa kalkarlar.