26 Ocak 2013 Cumartesi

Vuvuzela'yı Özlemişiz



*Bu yazı, 25.01.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
* Üstte, Nijerya-Burkina Faso maçından önemli anlar.
Vuvuzela’yı Özlemişiz!
Afrika Uluslar Kupası olanca münasebetsizliğiyle bir kere daha başladı. Öyle ya, tam da Avrupa futbol sezonunun göbeğinde, büyük takımların yıldız oyuncularının, kimsenin umrunda olmayan bir turnuva için görev bölgelerini terk etmeleri olacak iş değil! Geçtiğimiz yıllarda, profesyonel futbolun ağababası Blatter, Chelsea eski menajeri Avram Grant gibi ağır toplar, şampiyonanın yaz aylarına alınması gerektiğini ileri sürdüler; İngiltere’de oynayan bazı Afrikalı oyuncular da bu görüşe katıldı. Ancak kuzey yarımkürenin yaz ayları, özellikle Sahra altı Afrikasında yer alan birçok ülkenin yağış mevsimine denk geliyor. Ayrıca bu turnuvanın, Afrika futbolunun gelişmesinde büyük bir rolü var. Kıtanın Dünya Kupası kontenjanı sınırlı olduğu için, birçok ülkenin oyuncularının kendilerini gösterebilecekleri ve geliştirebilecekleri en önemli organizasyon. Şimdilik bu tartışma, iki yılda bir düzenlenen Kupanın, sonu tek rakamla biten yıllara kaydırılmasıyla bir nebze de olsa sönümlenmiş durumda.
Libya’nın çekilmesi sonucunda Güney Afrika Cumhuriyeti’nin evsahipliği yaptığı 2013 Kupasını takip eden İngiliz gazeteci Oliver Holt, turnuvadaki atmosferin “FIFA’nın de-Afrikanizasyon uygulamasından önceki 2010 Dünya Kupası” günlerini hatırlattığını söylüyor. Televizyondan izlenebildiği kadarıyla, Dünya Kupası için inşa edilmiş bu devasa tribünler, evsahibi ülkenin maçları dışında pek dolmasa da, vuvuzelaların özgürce çalındığı mekanlar.
Kupa tarihinin en başarılı takımı Mısır’ın ve Afrika futbolunun uzun yıllar lokomotifi olmuş Kamerun’un vize alamadığı, Nijerya’nın ise eski gücünde olmadığı 2013 turnuvasının öne çıkan takımlarının Fildişi Sahilleri ve Gana olduğu söylenebilir. Ancak ilk maçlarda Adebayor’un önderliğindeki Togo’nun, yıldızlar topluluğu Fildişi Sahilleri’ni son saniyeye kadar zorlamasına, Demokratik Kongo’nun da, Gana karşısında 0-2’yi çevirerek beraberliği yakalamasına tanıklık ettik. Dünya Kupası’ndaki vasat performansıyla ilk turda elenen ve bunu gerçekleştiren ilk evsahibi ülke olan Güney Afrika ise, oldukça dağınık bir görüntü sergilediği Yeşil Burun Adaları - Cabo Verde tarihinde ilk defa kupaya katılıyor ve belki de ülkenin isminin Türkçe çevirisini, ilk kez Eurosport spikerlerinden işitmiş oluyoruz - maçından sonra, Angola karşısında üstün bir oyunla galip geldi. Burkina Faso’nun, son anlara kadar pes etmediği maçta Nijerya’dan kopardığı 1 puan da, çok değerli. Nijerya, 1-0 önde girdiği son dakikalarda hücumdaki laubali tavırlarının ve savunma disiplinini elden bırakmanın faturasını ödemiş oldu. Bu akşamüstü seansında, bir önceki kupanın sürpriz şampiyonu Zambiya’ya karşı zorlu bir sınava çıkacaklar.
İşte bu belirsizlik, Afrika Uluslar Kupası ile diğer kıta turnuvaları arasındaki en önemli farklılığa işaret ediyor. Günümüzde Çek Cumhuriyeti ya da Uruguay gibi köklü futbol geleneklerine sahip ülkelerin dahi kendi kıtalarındaki şampiyonaları kazanmalarının beklenmedik sonuç olarak değerlendirilebilir. Oysa izlemekte olduğumuz Afrika Kupası’nın, 2012’deki mutlak favori Fildişi Sahilleri’nin, gol yemeden tamamladığı turnuvanın şampiyonluğunu, penaltı atışları sonucunda Zambiya’ya kaptırmasına benzer bir sonuçla tamamlanması, o kadar da şaşırtıcı olmayacaktır.
Bir not:
Nijerya-Burkina Faso maçı, 2007 yılında İstanbul’da polis gözetimindeyken öldürülen Nijeryalı futbolcu Festus Okey’in davasının ve diğer birçok hak ihlalinin takipçisi olan ÇHD’li avukatların tutuklandığı güne denk geldi. Aynı okuldan mezun olduğumuz arkadaşım Güçlü ve Avukatlık mesleğinin yüz akı olan tüm ÇHD’lilere selam olsun!

Nostalji Köşesi
1980 Afrika Kupası Finalinden görüntüler. Ev sahibi Nijerya'nın ilk şampiyonluğu. 

19 Ocak 2013 Cumartesi

Futbolda Irkçılık Tartışmasına İlişkin Notlar


*Bu yazı, 18.01.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır. 
Bu haftanın videosu, CNN tarafından hazırlanan, Britanya tribünlerindeki ırkçılığın kısa geçmişini anlatan bir belgesel. Ülkedeki ilk siyahi futbolculardan olan Westham'lı Clyde Best'in hikayesini uzun uzun dinleyebiliyoruz.


Futbolda Irkçılık Tartışmasına İlişkin Notlar

Milan’ın Ganalı oyuncusu Boateng’in, alt liglerden Pro Patria ile oynadıkları hazırlık karşılaşmasında taraftarların ırkçı davranışlarına tepki vererek, takım arkadaşlarıyla birlikte sahayı terk etmesi üzerine, futbol sahalarındaki ırkçılık tartışması tekrar alevlendi.
Bu spotvari girişten sonra, tartışmanın içeriğine ve öne çıkan taraflarına bakmakta yarar var. Konu üzerine görüş bildiren FIFA Başkanı -ağası demek daha doğru olacaktır- Sepp Blatter, Rio Ferdinand ile geçtiğimiz yıl twitter üzerinden girdiği tartışmada yaptığı gafın bir yenisini, Milanlı oyuncuların sahayı terk etmesini eleştirerek yaptı. Aslında bu açıklamalar pot kırmaktan ziyade, belirli bir tutarlılığı yansıtıyor. Her iki olay üzerine söylediği sözler, “futbol sahalarında ırkçılık diye bir sorun yok, bazı oyuncuların davranışlarında sorunlar olabilir” şeklinde özetlenebilir. (Bu sözlerin kulağa oldukça tanıdık geldiğini söylemeliyim: “Kürt sorunu yoktur, kürt vatandaşlarımızın bazı sorunları olabilir”). Konu her ne kadar dallanıp budaklanmaya müsait olsa da,  yeşil zemin üzerinde ve civarında gelişen ırkçılıkla kendimizi sınırlamaya çalışalım.
Blatter’e göre, Boateng ve bu saldırılardan nasibini alan Emanuelson, Muntari gibi diğer siyahi oyuncular, “ırkçılığa karşı sahayı terk etmemeliler”. Çözüm, ırkçı davranışlarda bulunan taraftarların takımlarını “puan silme cezası” ile terbiye etmek olabilir. Bu yaklaşımın bir benzeriyle yıllar önce, yine Milan’da oynayan ve Boateng gibi, yarı Avrupalı bir Ganalı olan Marcel Desailly karşılaşmış. Kaptan başlığını taşıyan ve 2002 Dünya Kupası’nın öncesinde kaleme alınan biyografisinde ilk olarak Udinese deplasmanında maymun taklidi seslerini işittiğini söylüyor. Milan’ın sembol ismi Maldini, tepkisini alkışlayarak gösteren Desailly’in yanına gelerek, “karşılık verirsen hep yaparlar, yakanı kurtaramazsın” diyerek uyarıyor. Maçtan sonra, olayın çok büyütülmemesi gerektiğini, bunu yapanların az sayıda insan olduğunu söylese de, ilerleyen haftalar ve yıllar boyunca, Verona, Lazio ve başka maçlarda hakaretlere maruz kalıyor. Bu konuda Lazio taraftarının işi, o sırada kendi futbolcusu olan Lilian Thuram’a muz atmaya kadar vardırdığı malum.
Ancak onu en şaşırtan davranış, Hristo Stoichkov’dan, Bulgaristan ile karşılaştıkları 1996 Avrupa Şampiyonası mücadelesinde gelmiş. Gergin geçen maçta oyunun durmasını fırsat bilen Stoichkov, ağza alınmayacak hakaretler edince, neye uğradığını şaşırmış. Maçın sonundaysa, son derece sakin bir biçimde “bunlar benim düşüncelerim” demiş.
Boateng ve arkadaşları gibi tavır alınsa da, Desailly gibi alttan alınsa da sonuç değişmiyor. Irkçılık, hem tribünlerde hem de sahanın üzerinde varlığını sürdürüyor. Nasıl sürdürmesin ki? Blattergiller için önemli olan, futbol endüstrisinin çarklarının işlemeye devam etmesi. Oyuncular arkalarını dönüp gitsinler, ya da geçen sezon Ferdinand’la olan tartışmasında söylediği gibi, “öpüşüp barışsınlar”. Düşünebiliyor musunuz, Milanlı oyuncuların bu yaramazlıklarını bir Şampiyonlar Ligi karşılaşmasında tekrarladıklarını? Hadi bütün tepkilere kulaklarınızı kapatıp, sahayı terk eden takımı hükmen mağlup ilan ettiniz, ya rakip takım da bu protestoya katılır ve sahayı terk ederse?
Bu konu son zamanlarda o kadar can sıkıcı olmaya başladı ve vakalar o kadar sıklaştı ki, geçtiğimiz haftalarda 100. gününü dolduran genç gazetemizin sayfalarında bile birçok defa farklı olayların haberleri yer aldı. İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme ve ırkçılığa mezar olmuş kentin takımının bir taraftar grubunun sarf ettiği, “Biz ırkçı değiliz ama kulübümüzün gelenekleri, siyahi futbolculara yer vermemek” sözleri, belki de bizleri en çok yaralayan örnek. Sorunu, günümüzdeki bağlamından ve tarihsel kökenlerinden koparıp ele almak, FIFA’nın işi olabilir ancak. Dünyadaki hemen tüm anayasaların ve uluslarası insan hakları sözleşmelerinin köleliği yasaklamasına ve bu yasak on yıllardır var olmasına rağmen, BM rakamlarına göre dünyada 27 milyon insanın köle olarak tutuluyor olması da, ırkçılığın yenilmesinin, futbolun tek başına omuzlayabileceği bir yük olmadığını gösteriyor. Ancak bütün popülerliğiyle ve popülerliğine rağmen futbol, bu mücadelenin etkin bir biçimde yürütülebileceği bir platform. Bu mücadelede kalıcı kazanımlar elde edilebilmesi için, başta sporcular ve taraftarlar, maçların boykot edilmesi gibi daha kararlı tutumlar üzerinde durmaya başlamalılar.

4 Ocak 2013 Cuma

Futbol Şarkılarının Üretim Süreçleri




*Bu yazı, 04.01.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır. Yazının sonundaki videonun altına eklediğim bölüm,  ne yazık ki ihmalkarlığımdan ötürü gazetedeki yazıda yer almadı.
Futbol Şarkılarının Üretim Süreçleri
Geçen hafta tribünlerde yankılanan tezahüratların, insanı gülümseten ya da ruhunu acıtan örneklerinden bahsetmiştim. Bu hafta, futbol şarkılarının üretim süreçlerine değinmeye çalışacağım.
Futbol şarkıları ya da tezahüratlarının üretiminde belli başlı iki yönelimden söz edilebilir. Birincisi, ki bunları genellikle taraftarlar kendileri üretirler, popüler şarkıların melodilerine sözler yazılması ve böylelikle, taraftarların çoğunun zaten kulak aşinalığı olan ezgileri kolaylıkla tekrar edebilmelerinin sağlanmasıdır. İkinci gruba ise, özel olarak taraftarların tüketmesi amacıyla bestelenmiş ve birçok örnekte, belirli bir takımı konu alan ürünler girer. Birinci grupta yer alan örnekler hemen akla gelebilir, “Birtanem söyle canım ne istersen iste benden”, hemen her takımın takipçileri tarafından yıllardır kullanılan bir güfte. Ya da, özellikle uluslararası karşılaşmalarda söylenen “Gençlik Marşı”. Galatasaray’ın Avrupa Kupalarında iddialı olduğu yıllarda, “Kapalı” dakikalarca bu marşı söyler, seyircilerin geri kalanı maça konsantre olsa da, marşı ezbere bildiklerinden, oyunun durduğu bir anda koroya katılabilirler ve çıkan sesi arttırırlardı. İkinci gruptaki örnekleri anımsamak ise daha güçtür, çünkü bunlar çoğu zaman taraftarlar tarafından benimsenmeyen girişimler olarak kalmaktadırlar. Mehveş Emeç’in “Cimbom Galatasaray” marşı, yaklaşık 15 yıl önce bestelendiğinde bir ilgi uyandırmış hatta o sezon kazanılan şampiyonlukta bir motivasyon kaynağı olmuş olsa da, bugün pek işitilmiyor. Gripin’in daha geçtiğimiz yıl Galatasaray için yaptığı marş da, taraftarların dillerine düşmedi. Bu başlıkta, Kıraç’ın Fenerbahçe’nin 100. yılı için bestelediği marşın kısmen de olsa bir istisna oluşturduğunu söyleyebiliriz. Saydıklarım, profesyonel müzisyenlerin elinden çıkan örnekler. Bir de anonimleşmiş bazı ezgilerin, sıradan sözlerle stüdyoda kaydedildikten sonra, maçlardan önce hoparlörlerden çalındığına şahit olunuyor. Bunlar ise genellikle seyircileri havaya sokmaktan uzaklar ve bazıları, anlamsız sözler içeriyor; İnönü’den bir örnek: “1903’te doğdu, sporuma güneş oldu!”

*Üstteki video, Spartak'ın bir deplasman maçından, maçtan önce Blanter'in bestesi olan Futbol Marşı seremoninin bir parçası olarak hoparlörlerden çalınıyor. Ancak taraftarların niye Rusya Milli Marşı'nı (Bestesi eski SSCB Marşı) söylediklerini anlayamadım. Vaktiyle üşenip Rusça öğrenmeyince böyle oluyor!
Klasik Vuruşlar
Bir de, çok sesli müziğin ustalarının ellerinden çıkan eserler var. Rusya’da, Sovyetler Birliği döneminden bu yana, maçlardan önce tribünlerde çalınan 1938 tarihli “Futbol Marşı”nın altında, ünlü “Katyuşa” ve daha az ünlü “Kara Gözlü Kazak Kızı”nın da bestecisi olan Matvey Blanter’in imzası var. Blanter bu besteyi tamamladığında, bir futbol tutkunu olan Dimitri Şostakoviç’in çok sevindiği söylenir. Futbol sevgisini, hakem lisansı alma, maçları takip etme ve istatistiklerini tutmaya kadar vardıran Şostakoviç’in de, futbol üzerine besteleri var (Hatta Şostakoviç, basın tarafından ilgiye mazhar olan 1935 yılındaki uzun Türkiye Turnesinde, bir fırstatını bulup yanına büyük keman virtüözü David Oyştrah’ı da alarak, Fenerbahçe’nin bir Avusturya takımıyla Taksim Stadı’nda oynadığı maçı izlemiş). 1930’lu yıllarda bestelediği Altın Çağ isimli bale müziğinin içinde yer alan, “İki Sovyet futbolcusunun dansı” adlı parça, internetten kolayca ulaşılabilecek bir örnek. Klasik müzik bestecilerinin futbol üzerine verdikleri eserler bunlarla sınırlı değil. İngiliz gazeteci Gavin Mortimer’ın, A History of Football in 100 Objects (2012) başlığını taşıyan ve henüz Türkçeye çevrilmemiş çalışmasından okuduğuma göre, bilinen ilk futbol şarkısı, (Sir) Edward Elgar’ın piyanosundan çıkmış. Elgar, 1896 yılında Wolverhampton Wanderers’ın bir maçını izledikten sonra, özellikle de taraftarların armonisine hayran kalıp bir futbol tutkunu haline gelmiş ve izleyen yıllarda, her hafta 65 km pedal çevirerek stadın yolunu tutmuş. Bir muhabirin bir karşılaşmayı gazetesine aktarırken, başarılı bir taktik organizasyonu “He banged the leather for goal” (“Topa gol için vurdu” olarak çevrilebilir) tümcesiyle tanımlamasından ilham alarak, bu ismi taşıyan icrası kolay bir eser bestelemiş. Ne yazık ki eser, taraftarlar arasında pek ilgi görmediği gibi, canlı olarak ilk defa çalınması da 2010 yılını bulmuş!
Taraftarların da benimseyeceği bir marş yazmak, bir klasik müzik sanatçısına, örneğin futbola merakı bilinen Fazıl Say’a nasip olur mu acaba?
* Bu da, Şostakoviç'in Golden Age (Altın Çağ, 1930) balesinde, 2 Sovyet futbolcusunun dansı. Bale'nin hikayesi wikipedia ve onun referans gösterdiği bir kaynaktan okuduğuma göre şöyle: Bir sovyet futbol takımı Avrupa turnesine çıkar, muhtemelen Weimar Berlin'inde polis tacizi, maçların şikeyle manipülasyonu gibi türlü kötülüklere maruz kalır ve nihayetinde haksız yere hapsedilirler. Kurtuluşları, burjuvazinin iktidarda olduğu bu ülkede, işçilerin ayaklanması ve burjuvazinin iktidardan düşürülmesi ile olur. Balenin sonunda misafir oldukları ülkenin işçileriyle birlikte coşkulu bir dansa kalkarlar.

29 Aralık 2012 Cumartesi

Neşeli Şarkılar, Acımasız Bağırışlar


*Bu yazı, 28.12.2012 tarihli soL'da yayınlanmıştır.


Liverpool taraftarlarının, 2007 Atina'daki Şampiyonlar Ligi Finali öncesindeki bir eğlencesinden, Luis Garcia şarkısı. 

Neşeli Şarkılar, Acımasız Bağırışlar

Futbol tezahüratlarını analiz etmeye çalışmak anlamlı mıdır? Öyle ya, özellikle Türkiye’de, tek ortak noktaları destekledikleri takım olan binlerce insanın bir arada haykırdığı ezgiler, çoğunlukla kendi takımlarına sunulan destek, ya da rakiplere duyulan kızgınlıktan başka bir anlam ifade etmiyor. Bu melodiler ve sözlerin, bir analizi tetikleyecek kadar veri sunmadığı söylenebilir.
9 Aralık tarihli Birgün’de Ziya Adnan, İngiliz taraftarların tezahüratlarından oluşan bir seçkiye yer verdiği yazısının başlığını haklı olarak, “Futbolu öldüren tezahüratlar” koymuş. Adnan’ın değindiği, Liverpool’luların, Busby Manchester United’ının Münih uçak kazasını hatırlatan şarkısına, kırmızı şeytanların, Hillsborough Faciasını hatırlatan bir dörtlükle karşılık vermeleri, henüz Türkiye’de karşılaşmadığımız bir acımasızlığa işaret ediyor. Buna karşın, bizdeki otomatikleşmiş karşılıklı küfürleşmeleri de, ehven-i şer olarak nitelememek gerekiyor. Her ne kadar bu küfürlere futbolcular, rakip taraftarlar, hakemler ve hatta bütün bir ahali alışmış olsalar da,  bazı somut örnekler üzerinden tekrar düşünmekte fayda var. Geçtiğimiz haftalarda Beşiktaş’ın Ankaragücü’nü “konuk ettiği” Kupa karşılaşmasında, tribünlerin büyük bir kısmı, uzunca bir süre geride götürdükleri maçın son anlarında öne geçince, geride kalan dakikaları rakip takıma küfür ederek geçirmeyi tercih etti. Beşiktaş taraftarlarının, 1993 yılından beri akıllarının bir köşesinde olan malum şike iddialarından ötürü, Başkent ekibine karşı yıllardır iyi hisler beslemediği bilinir. Ankaragücü’nün içinde bulunduğu mali ve idari sorunlar, onlara “oh olsun” da dedirtebilir. Ancak, somut durumun somut tahlili yapılacaksa, bu maçtaki küfürlerin, neredeyse karın tokluğuna oynayarak sahada elinden geleni yapmaya çalışan ve birçoğu, 1993 yılında yeni yeni yürümeye başlamış olabilecek yaşlarda olan futbolcuları etkilemediğini kimse söyleyemez. Yukarıdaki Münih türküsü kadar olmasa da, bunun da bir acımasızlık olduğunu düşünüyorum.
Biraz da nefret içermeyen, hatta insanı eğlendiren tezahüratlardan, yine bu yazıda andığımız tribünlere bakarak söz edelim. Türkiye’de artık pek işitilmeyen bir tür olarak, belli bir futbolcuyu destekleyen dizeleri, Liverpool taraftarı söylemeye devam ediyor. 2005 yılında İstanbul’daki efsanevi final maçını yerinde izleyebilmiş birisi olarak, sıkça duyduğum ve yetenekli ama sakar İspanyol oyuncuya yazılmış tezahürat mealen şöyleydi:”Luis Garcia, içer Sangria, Barça’dan geldi Liverpool’a, boyu bir yetmiş, futbolu müthiş!” Bir başkası, bunu Fanchants isimli internet sitesinde okudum, 2 sezon Anfield Road’da top koşturan Yunan savunmacı Sotirios Kyrigiakos’a adanmış : “Ah ne yazık, adını telaffuz edemiyoruz, Kyrgi-laaa, Kyrgi-laaa!”. Kaş yapayım derken göz çıkaran örnekler de var, sert savunmacı Nemanja Vidic’i övmeye çalışan, aynı sitede dinlediğim bir Old Trafford güftesi (Dean Martin-Volare ezgisiyle): “Nemanja, ooh oh aah a, Nemanja, ooh oh aah a, Sırbistan’dan geldi O, öldürüverir sizi O” . 
Türkiye’den de eskilerden bir örneği, yaratıcılıklarıyla övgülere mazhar olan Beşiktaş taraftarlarının gönlünü alma maksadımı da gizlemeden anmak isterim; Les Ferdinand için söylenen, çorap reklamı şarkısının sözleri değiştirilmiş hali “Ferdinand’dan müjde size!”. İnönü’nün eski bir tribün neferi olan bir arkadaşım, yıllar sonra keyifle anlatmaya devam ediyordu: “Koca koca adamlar nasıl da içten ‘müjdeeee’ diyordu!” 

22 Aralık 2012 Cumartesi

Şampiyonlar Ligi'ni Kim Kazanacak?


*Bu yazı, 21.12.2012 tarihli soL'da yayınlanmıştır. Yazının sonunda 1991 Şampiyon Kulüpler Yarı Final 1. maçı, Bayern-KızılYıldız'ın özeti izlenebilir.

Şampiyonlar Ligi’ni kimin kazanacağını merak ediyor muyuz?
Avrupa futbolunun gösterişli turnuvası Şampiyonlar Ligi’nde grup maçları geride kalmış ve 2. tur eşleşmeleri henüz belli olmuşken, kayda değer tek sürpriz olarak, geçtiğimiz sezonun şampiyonu Chelsea’nin elenmesi göze çarpmakta. Futbol tanrılarının sonucu belirlediği Celtic-Barça maçı gibi tek maçlık şokları saymazsak.
Futbol, bütün takım sporları arasında beklenmedik sonuçlarla en sık karşılaşılabilecek branş. Bu branşın günümüzdeki ana sahnesi Şampiyonlar Ligi ise, belli başlı büyük takımların güçlerini yarıştırdıkları, buna karşın diğer katılımcıların nadiren üst turlara yükselebildikleri bir yarışma haline geldi. 2004 yılındaki Porto-Monaco finalini izleyen sezonlarda, ilk finalini gören tek takımın Chelsea olması, durumu özetliyor.
Simon Kuper ve Stefan Szymanski, birlikte hazırladıkları ve Türkçe çevirisi de bulunan Soccernomics başlıklı çalışmada, Avrupa Kulüpler Şampiyonluğu’nun, yıllar içerisinde kentlere dağılımını veri alarak, çıkarımlarda bulunuyorlar. Kitabı okuyanlar, yazarların bazı sonuçlara, “indirgemeci” yorumlarla ulaştığı fikrine kapılmış olabilirler. Örneğin, İngiltere’nin uluslararası şampiyonalardaki başarısızlıklarını, orta sınıfın giderek kalabalıklaştığı bu ülkede, milli takımın oyuncu havuzunun halen ağırlıklı olarak işçi çocuklarından oluşmasına bağlamak, pek gerçekçi değil. Konumuza dönersek, yazarlar bu dağılıma bakarak, şampiyona tarihinin ilk yıllarında, Madrid ve Lisbon gibi faşist başkentlerin öne çıktığını, sonraları sınai işletmeleriyle tanınan Milan, Manchester vb. kentlerin kupaları kazanmaya başladığını, bir dönem nüfusu 1 milyonun altında olan, Nottingham, Mönchengladbach vd. kentlerin takımlarının finallerde görüldüğünü not ediyor ancak, Bosman kuralları ve diğer gelişmelerle birlikte, küçük kentlerin yeni finalistler çıkarmasının pek mümkün gözükmediğini tespit ediyorlar. Yazarların bu konuda eleştirel bir tutum almayarak, durum tespitiyle yetindiklerini de ekleyelim.
Gerçekten de Bosman kuralları, oyuncuların bireysel ve mali hakları üzerinde iyileşmelere yol açtıysa da, futbolseverlerin yeni bir Kızıl Yıldız, Dinamo Kiev, Borussia Mönchengladbach serüvenlerine tanık olmalarının önündeki engellerden bir tanesi. Hatta tartışmaya açık olmak kaydıyla,  AB üyesi ülkelerin vatandaşı olan futbolcuların, yabancı statüsüne girmeden bir başka AB ülkesinde oynayabilmesinin de bu engellerden bir diğerini teşkil ettiğini söyleyebilirim. Sorun yalnızca, yetenekli oyuncuların erken yaşlarda büyük liglerin yolunu tutması da değil; bu liglerin dördüncülerinin dahi Şampiyonlar Ligi’ne katıldığı bir ortamda, yıldız oyuncular, kendilerini göstermek için küçük liglerin şampiyon takımlarına gitmeye ihtiyaç duymuyor, bunun yerine örneğin Arsenal’in yolunu tutuveriyorlar. Bunu söyleyerek, geçtiğimiz haftalarda Mehmet Demirkol’un Spor Servisi programında dile getirdiği, yabancı oyuncu sayısındaki sınırsız serbestliğin, daha olumlu sonuçlar doğuracağı görüşüne katılmadığımı da belirtmiş oluyorum. Her ne kadar Demirkol’un, yukarıda anılan yazarlar kadar tutkulu bir serbest piyasa savunucusu olduğunu düşünmesem de, her iki yaklaşımın da aynı eksik değerlendirmeden muzdarip olduğunu düşünüyorum. Nasıl Avrupa Birliği vb. iktisadi-siyasi birlikler, ekonomik zenginlikleri arasında dağlar kadar fark olan ülkeleri aynı kriterlere göre bir araya getirdiğinde, Yunanistan, İspanya gibi ülkelerin yoksul emekçilerinin daha da yoksullaşması sonucu ortaya çıkıyorsa, Bayern Münih ile Olympiacos’un aynı koşullarda, eşit bir biçimde rekabet etmesi de mümkün değil.

*Şampiyonlar Ligi'nin arifesi, Şampiyon Kulüplerin son demleri. Böyle bir kızıl yıldız, dinamo, mönchengladbach, steau gelir mi bir daha?

9 Aralık 2012 Pazar

Socrates,yine, yeniden





*Bu Yazı, 07.12.2012 tarihli soL Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Yine, Yeniden Socrates
Socrates’in ölümünün üzerinden bir yıl geçti ve bu süre içerisinde çok sayıda yazı okuma şansı bulduk; hemen her Brezilyalı futbolcu gibi bir lakabı olan ve, birçok başka niteliğiyle birlikte, lakabıyla müsemma oluşuyla da diğerlerinden ayrılan O Doutor hakkında.
Birçok soL okuru sporseverin de okuduğu düşünülebilecek bu yazılarda verilen bilgileri tekrarlamak lüzumsuz olacaktır. Ancak Socrates’in portresi bir çok boyutuyla, futbolun dönüşümü üzerine yeniden düşünmek ve konuşmak adına bolca veri sunuyor. Onun öyküsü, yalnızca bugünden bakıldığında değil, kendi dönemi içerisinde de sıradışı. Kariyerlerinin sonuna kadar futboldan başka bir işle ilgilenmesi neredeyse imkansız olan ve eğitimleri nadiren üniversite seviyesine ulaşan profesyoneller arasında bir tıp doktoru. Entellektüel olmanın hoş karşılanmadığı, aktivizmin ise bir günah addedildiği futbol dünyasında, özgün sözlerini ve yaratıcı eylemlerini sakınmadan ortaya koyan bir devrimci. Bir başka deyişle, ülkemizde bir dönemin kötü şöhretli “Ne sağcıyız ne solcu, futbolcuyuz futbolcu” klişesinin anti-tezi. Üstüne üstlük, işçilerinin yeşilaycı, bionik atletler olmasının beklendiği günümüz endüstrisinin, elinde birası ve sigarasıyla bir anti-kahramanı.
Doktorluğu, futbolu bırakmasından sonra memleketinde bir spor rahatsızlıkları kliniği açacak kadar sahici. Entellektüelliğini, geçtiğimiz haftalarda da bu köşede andığımız Bellos’un kitabında yer alan söyleşisinden anlayabiliyoruz. Kulüpleşmenin plaj futboluna kadar uzanmasıyla birlikte, çocukların eskisi kadar özgürce oynayamamasını ve futbolun her seviyede standartlaşmasını, Brezilya’nın kentleşme sürecine ustaca bağlıyor. Devrimciliği, kahramanlarının Fidel, Che, John Lennon ya da başkaları olmasıyla sınırlı değil. Benzer tarihsel figürleri konuşmalarında bolca anan başka futbolcuların yapamadığını, Vladimir(isme dikkat!) ve Walter Casagrande gibi takım arkadaşlarıyla beraber oluşturduğu Corinthians Demokrasisi hareketi ile başardı. En ünlü eylemlerini hatırlamadan olmaz: 18 yıllık diktatörlüğün son demlerinde, Corinthians forması üzerinden Brezilyalıları oy kullanmaya çağırmaları.
Sahanın içine bakıldığındaysa, Socrates’in kaptanlığını yaptığı 1982 Dünya Kupası’ndaki milli takımın macerasının, oyunun teknik ve taktik anlamındaki dönüşümünde bir milat olarak kabul edildiğini görebiliriz. Teknik direktör Tele Santana, 1978’deki başarısızlığı, oyuncuların yeteneklerini kısıtlayan bir anlayışa bağlamış ve isimlerini sayarken dahi insanı heyecanlandıran Zico, Socrates, Eder, Falcao gibi hücum virtüözlerini serbest bırakmayı tercih etmişti. Sonraları, Socrates de , “modern toplumda status quo karşısında kendi düşüncelerini üretecek ve bunu yaşama geçirecek insanlara ihtiyaç var” diyerek anlatıyordu ’82 Brezilya kadrosunun yaklaşımını. Sonuçta Brezilya, finale çıkmak için, o zamana kadar organize bir savunma takımı görüntüsü veren İtalya karşısında yalnızca bir beraberliğe ihtiyaç duymasına ve bu skoru 2 defa yakalamasına rağmen, biraz da kazanma tutkusunun verdiği sarhoşlukla, Rossi’nin üçlemesine engel olamamıştı. Bu maçtan sonra, savunmayı hücum kadar önemsemeyen geleneğin son temsilcisi Brezilya milli takımı da, Avrupalılaşma sürecine girecekti.
Brezilya’nın Metin Kurt’u, ne kadar anılsa azdır.

*Az ama öz gol yiyen Dassayev'in yediği o "öz" gollerden biri.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Madrid Derbisinin Hatırlattıkları



Atletico Madrid'in 100. yılı için hazırlanan bir video, iç savaş sırasında, cumhuriyet ordusundan bir asker, faşist ordunun bir askerini esir aldıktan sonra, her ikisinin de "athletic" taraftarı olduğu ortaya çıkıyor. 
*Bu yazı, 30.11.2012 sol gazetesinde yayınlanmıştır.

Madrid Derbisinin Hatırlattıkları
Futbolseverler arasında geçtiğimiz hafta boyunca sıkça dillendirilen bir espri, Bekir’in röveşata golü, Melo’nun penaltı kurtarışı ve en nihayet, Servet’in gambetta gösterisi gibi sıradışı olayların, 21 Aralık Apokalipsinin habercisi olabileceğiydi. Bunlara bir yenisi bu cumartesi akşamı Madrid derbisi sonucunda eklenebilir: Athletico Madrid adına, 21. Yüzyıl’ın ilk Barnebau zaferi.
Madrid’in kırmızı-beyazlıları, Real ve Barça ile aşık atmanın, pahalı transferlerle ünlü futbolcuları toparlamaktan değil, genç ve yetenekli ama aynı zamanda kaliteli oyuncularla iyi bir takım kurmaktan geçtiğini anlamış görünüyor. Derbi öncesi, geçtiğimiz yılın rekorlar kıran performansının uzağında gözüken ezeli rakiplerinin sekiz puan önündeler. Bu rekabetin, Real cephesinde de ciddiye alındığını belirten en iyi örnek, efsane golcüleri Raul Gonzalez’in, 17 yaşındayken Atletico ağlarını sarsmasının*, kariyerinde attığı yüzlerce gol arasından en önemlisi seçmesi. Puan tablosu da galibiyete duydukları ihtiyacı açıkça ortaya koyduğundan, “derbilerin favorisi olmaz” klişesiyle maça ilişkin öngörülerimizi sonlandırabiliriz. Neyse ki, kapitalizmin mantığı Türkiye Ligi maçlarını paralı kanaldan izletirken, El Derbi Madrileňo’nun vaat ettiği seyir zevkini, cüzdanlarımız hafiflemeden tadabileceğiz.
Bu iki takım arasındaki rekabetin bir boyutunun da, takımların tarihsel olarak temsil ettikleri siyasi kimlikler ve bu kimlikler etrafında toplanan taraftarlar olduğu bilinir. Madrid’de yaşayan Basklı gençlerin, Atletic Bilbao’nun bir parçası olarak kurdukları ve sonrasında bu bağı kopararak yoluna devam eden bir kulüp olan Athletic de Madrid, İç Savaşta Faşist ordunun kuşattığı Cumhuriyet’in başkentinde ve diğer cephelerde birçok sporcusunu kaybetmişti. İç savaştan sonra ise, Franco rejimi öncelikle Athletic’e eğilir, kendi hava kuvvetlerinin takımı olan Aviacion Zaragoza ile birleştirir ve takımın Bask dilinde olan ismini, Atletico ile değiştirir. Kraliyet sembolünü taşıyan Real’in Franco’yla da özdeşleşmesiyse, Faşist diktatörlüğün, Di Stefano ve Puskas’lı eflatun-beyazlıların, Şampiyon Kulüpler Kupası üzerinde kurduğu hakimiyetten prestij sağlama çabasıyla yakından ilişkilidir. Hatta, solcuların Atletico Madrid’e ilgisinin, bu dönemden sonra arttığı yorumları da yapılmaktadır.
Aslında, başkentin ilerici kesimlerinin, kentin bir diğer takımı Rayo Vallecano ile daha eski bağlarının olduğunu söylemek gerekir. Son yıllarda sportif açıdan inişli çıkışlı bir grafik sergileyen Vallecano, 2011 yılında iflasın da eşiğine gelmişti. 2. ligde mücadele ettikleri bu dönemde, futbolcular ödenmeyen ücretleri için maçlardan önce pankart taşırken, taraftarlar ve kulüp personeliyle de dayanışma içerisine girmeyi ihmal etmemiş ve bazı oyuncular, kendi ücretlerinden fedakârlık ederek, personelin maaşlarının ödenmesine katkıda bulunmuşlardı. La Liga’ya dönen Vallecano’lu oyuncular aldıkları ortak kararla, geçtiğimiz bahar aylarında İspanya’da düzenlenen Genel Greve de katıldılar.
Biraz dağıttığım konuyu bağlamak adına, cumartesi gecesi kozlarını paylaşacak oyunculardan güzel futbol ve Vallecano’lu komşuları ve meslektaşlarını örnek almalarını beklemek, her futbolseverin en tabi hakkıdır diyerek, bu yazıyı sonlandırmış olalım.
*Mevzu bahis golün videosu.