5 Eylül 2013 Perşembe

İki Savaş Arası Dönemde İşçi Olimpiyatları

30.08.2013 tarihli sol'da yayınlanmıştır.

İki Savaş Arası Dönemde İşçi Olimpiyatları
-Bu yazıya ilham kaynağı olan Metin Kurt’a saygıyla-

Baron Pierre de Coubertin öncülüğünde yaygınlaşan modern olimpik hareketin modernitenin ya da bir başka deyişle kapitalistleşme ve ulus devletlerin kuruluş süreçlerinin bir çocuğu olduğu açıktır. Fransız spor adamı, spor karşılaşmalarının ulusların karşı karşıya geleceği yarışmalara dönüşmesinin savunucusuydu. Hatta, madalya kazanan sporcuların bayraklarının törenler sırasında dalgalandırılması da kendi önerisiydi. Bu arada “Olimpiyatların babası” olarak tanımlanan Coubertin’in bir Nazi hayranı olduğunu, IOC başkanlığındaki halefi ABD’li zengin Avery Brundage’ın, beyaz ırkın üstünlüğüne inanan ve Nazi hayranlığına, Franco hayranlığını da ekleyen bir faşist olduğunu ve nihayet, Brundage’ın yerini alan Juan Antonio Samaranch’ın da bir falanjist olarak ölümüne kadar Franco’ya sadık kaldığını ekleyelim. Olimpik hareketin yöneticilerinin bu kadar güçlü bir ulusal- hatta faşizan- söylemle ve sınıf mücadelelerinin hararetli olduğu bir dönemde ortaya çıkması, antitezini de yarattı. 
Bu fotoğraf, Manchester'daki bir müzenin arşivinden alınmış, tam tarihini ve detaylarını kestiremiyorum ancak muhtemelen 1930'lardaki İşçi Oyunlarından birisinin açılış töreninde çekilmiş.

1920 yılında Almanya’da kurulan Sosyalist İşçiler Spor Enternasyonali (SASI), Alman sendikal hareketine dayanan, sosyal demokrat olarak tanımlanabilecek bir oluşumdu ve işçilerin siyasi mücadelesiyle ilgilenmiyordu. Avrupa’da sosyal demokrat ve komünist partiler ve hareketlerin ayrışmasına tanıklık edilen bu dönemde, sporda da benzer bir ayrışma yaşanıyor, her ne kadar Sovyetlerin etkisi altındaki Komintern yönetiminin başlangıçta pek ilgisini çekmese de, Nikolay Podvoisky isimli bir Kızıl Ordu subayının insiyatifiyle bir de Kızıl Spor Enternasyonali (RSI) kuruluyordu. İki savaş arası dönemde, Avrupa’daki hemen tüm ülkelerden yüzbinlerce üyesi olan bu iki kurumun, SASI’nin düzenlediği İşçi Olimpiyatları ve RSI’nin düzenlediği Spartakiad oyunları, olimpiyat oyunlarına rakip olacak kadar ilgi çekiyordu. Hatta SASI hareketinin merkezlerinden kabul edilebilecek olan Viyana’daki 1931 Yaz İşçi Olimpiyatları, 100,000 civarında katılımcı ve 250,000 civarında izleyiciyle, 1932 Los Angeles Olimpiyatlarını geride bırakıyordu. 1937 yılındaysa RSI, dönemin Kominterninin faşizme karşı birleşik cephe düsturunu benimsemesi ve komünist partilerin sosyal demokrat partilerle ittifaklara yönelmesi kararıyla paralellik gösterir biçimde, Antwerp’te SASI ile birlikte İşçi Olimpiyatlarını düzenliyordu.
Kısacası iki savaş arası dönem, kapitalist-burjuva, sosyal demokrat ve komünist olmak üzere 3 farklı olimpik hareketin rekabetiyle geçiyordu. 2. Dünya Savaşı sonrasında ise, Sovyetler Birliği’nin, kapitalist ülkelerle barış içerisinde bir arada yaşama politikasını izlemeye başlamasının da bir tezahürü olarak, SSCB olimpik harekete dahil oluyor ve iki dünya sistemi arasındaki rekabet, doğrudan spor karşılaşmalarına yansımaya başlıyordu. SASI ise, yine 2. Savaşı izleyen yıllarda, biraz daha ehlileşerek ve etkisini yitirerek, Uluslararası İşçiler ve Amatörler Spor Konfederasyonuna (CSIT) dönüştü ve günümüzde de varlığını sürdürüyor.
2. Dünya Savaşından sonra Spartakiad'lar, Sovyetler Birliği'nde tüm cumhuriyetleri kapsayan halk yarışmaları olarak sürdü. Bunlara üst düzey sporcular da katılıyordu, 1975 yılına ait videoda olimpiyat şampiyonu Olga Korbut görülüyor.

Peki işçi sporu hareketi nasıl bir alternatif sunuyordu? Her şeyden önce, spor faaliyetlerine katılımın ayrıcalıklı kesimlerle sınırlanmaması, işçilerin de bu boş ve hoş zaman aktivitelerine katılmalarını hedefliyordu. Ayrıca, burjuva kültürüne karşı bir işçi sınıfı kültürünün oluşturulması açısından da önemseniyordu spor. Bu yaklaşımın bir görünümü, işçi olimpiyatlarındaki yüksek katılımı sağlayan ve IOC uygulamasının aksine, oyunlara katılım konusunda sporcuların başarılarını ölçen derece barajları, eleme yarışları gibi engeller çıkartılmamasıdır. Sovyetlerdeki kızıl spor hareketi de, yukarıda anılan farklılıkları taşımakla birlikte, benzer ilkelere yaslanıyordu.
Günümüzde sporcular ve antrenörleri yalnızca başarıya odaklayan sistem, artan doping kullanımının başlıca nedeni. Öte yandan, doping skandallarına her gün bir yenisinin eklenmesi de, izleyicilerin dürüst yarışmaya olan güvenini zedeliyor. İşler o raddeye geldi ki, yaz oyunlarının sembol branşı 100 metre yarışlarının tartışmasız lideri Jamaika’nın, birçok sporcusunda dopinge rastlanması nedeniyle Rio 2016’dan çıkarılması gündemde. İnsanlık spordaki metalaşmayı sorgulamaya ve alternatifler aramaya başladığında, bu deneyimlerin sunduğu önemli dersleri almaya da açık hale gelecektir.

23 Ağustos 2013 Cuma

Küba Sporu Geriliyor mu?

23.08.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Küba Sporu Geriliyor mu?
1992 Barcelona olimpiyatlarında, 14 altın madalya ile sıralamada 5. sırayı elde eden karayip ülkesi dikkatleri üzerine çekmişti; evet öncesinde de örneğin boksta hep iddialı olagelmişler, arada bir de Alberto Juantorena gibi yıldız atletler yetiştirmişlerdi. Ancak, nüfus başına en çok madalya alan ülke oldukları bu olimpiyatlardaki başarıları olağanüstüydü. Bu başarının, “periodo especial” olarak adlandırılan ekonomik buhran yıllarına denk geldiğini de hatırlatalım.
Sydney 2000'deki Küba-Rusya final maçının son seti.

Bu süreçte Küba, geleneksel olarak iddialı olduğu boks ve beyzbolun yanı sıra, voleybol, judo ve atletizmin birçok dalında da başa güreşir oldu. Bir örnek vermek gerekirse, kadın voleybol takımı, ‘92-2000 dönemindeki bütün olimpiyat ve dünya şampiyonluklarını kazandı. Ancak son yıllarda bu ivme korunamadı; 2012 Londra’ya giden Küba sporcu delegasyonunun sayısı gözle görülür bir biçimde düştü ve geçtiğimiz hafta sona eren Dünya Atletizm Şampiyonası’nda Kübalı sporcular altın madalya kazanamadılar.

Uluslararası yarışmalarda azalan madalya sayılarının nedenlerini sorgulamadan önce, şu gerçeği not edelim. Küba’da devletin spora yaklaşımı, sporun halkın bütün kesimlerinin sağlıklı bir yaşam sürmesini sağlayacak bir biçimde yaygınlaştırmak ve bunu, başka ülkelerde görülebileceği üzere anayasada yer alan bir maddeye hapsetmiyor, aktif olarak hayata geçirmeye çalışıyorlar. Günümüzde sayıları 78,000’i bulan – ki bu toplam çalışan nüfusun yaklaşık %1,5’ine denk geliyor – spor/beden eğitmeni, yalnızca okul çağındaki çocuklara değil (okuldaki çocuklar da haftada 3 kez spor dersi alıyorlar) halkın kullanımına açık spor tesislerinde herkese hizmet veriyorlar. Antillerin incisinin, 2012 Paralimpik Oyunlarında aldığı 9’u altın 17 madalya, engellilerin de spor yapma olanaklarına sahip olduğunun göstergelerinden birisi. Elbette Kübalı sporcuların edindiği başarıların, ülkenin prestijini etkilediği ve devletin bu nedenle de ülkede spora önem verdiğini belirtelim.
Sydney 2000'deki çekişmeli uzun atlama finali, 4 salon, 3 açıkhava dünya şampiyonluğu olan Ivan Pedroso nihayet altını alıyor. Pedroso, 2013 Moskova'da, Kübalı Pichardo'nun önünde altın alan 3 adım atlamacı Fransız Tamgho'nun antrenörü aynı zamanda.

Tekrar sorumuza dönelim. Birkaç röportajından derlediğim kadarıyla Küba Atletizm Federasyonu başkanı Juantorena, öncelikle rekabetin seviyesinin çok yükseldiğini ve iyi atlet sayısının çok arttığını söylüyor. Ayrıca, ABD’nin uyguladığı ambargonun, gereksinim duydukları bazı gereçleri almalarına engel oluşturduğunu, sırıkçılar Yarisley Silva ve Lazaro Borges için almak istedikleri sırıkların yalnızca, ABD’deki USC firması tarafından üretildiğini ve bunları alamadıklarını anlatıyor (bir not daha, sırıkla atlamada daha yüksek atlayışlar gerçekleştirebilmek için, farklı özelliklere olan sırıklara ihtiyaç duyuluyor). Her ikisi de geçerli nedenler. Ancak Juantorena, atletlerin başka ülkeler ya da kulüpler adına yarışmalarının bu düşüşte etkisi olmadığını düşünüyor. Aslında atletizm özelinde bu sorun, boksta ya da beyzboldaki kadar ilerlemiş değil. Yine de geçtiğimiz haftalarda bahsettiğim, 110 metre engellide eski olimpiyat şampiyonu Dayron Robles’in Monaco kulübüyle sözleşme imzalaması, aynı daldaki genç yetenek Orlando Ortega’nın da Moskova Şampiyonasının hemen ertesinde milli takımdan ayrılması, sorunun buraya da sirayet ettiğini gösteriyor.

Fidel Castro birkaç yıl önce yazdığı bir yazıda, gelişmekte olan ülkelerin yetiştirdiği sporcuların, gelişmiş ülkeler tarafından transfer edilmelerini bir soygun olarak nitelemişti. Bu görüşe katılmamak mümkün değil diye düşünüyorum. Ancak sporun her dalının hem ticarileştiği hem de küreselleştiği bir zeminde, bazı kuralları esnetmek mümkün olabilir. Örneğin ülke dışında profesyonel bir kulüple sözleşme imzalayan sporcuların, milli takım adına yarışmaya devam etmelerine izin verilmesi düşünülebilir.


Bitirirken başlıktaki soruya dönecek ve yine atletizm üzerinden örnek verecek olursak, Küba kendi standartlarının altında kaldığı ve 25 sporcuyla katıldığı bu şampiyonada 3 madalya alırken, birçok sporcusu finale çıkmayı başardı. Türkiye için büyük başarı sayılacak olan bu rakamlar, Küba basınından takip edebildiğim kadarıyla bir yenilenme hamlesi konusunda tartışmaları başlatmış gözüküyor.

16 Ağustos 2013 Cuma

Geri Dönüşlerin Şampiyonası

16.08.2013 tarihli Sol Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Geri Dönüşlerin Şampiyonası

Geçtiğimiz haftalarda, madalya adayları konusunda ahkam kestiğimiz Atletizm Şampiyonası’nın son 3 gününe girmiş bulunuyoruz. Atletizmin ilham verici yönünden, Moskova’da tanıklık ettiğimiz öykülerden bahsedelim bu hafta.
Dibaba rahat götürdüğü yarışta son 300 metre atağını yapıyor.

Bu şampiyona bir anlamda da geri dönüşlerin şampiyonası oluyor. Daha ilk gün, ilk final olan kadınlar maratonda, İtalyan anaokulu öğretmeni Valeria Straneo’nun öyküsü bunun habercisiydi. Son iki kilometreye kadar Kenyalı Kiplagat’ın önünde sürdürdü koşusunu. Oysa 37 yaşındaki atlet, doğuştan gelen bir kan hastalığı nedeniyle, kariyerinin hiçbir döneminde kapasitesini tam olarak kullanamamış, birkaç sene önce de dalağını aldırmak zorunda kalmıştı. Sporu bırakması gerektiğini düşünmüş, ancak operasyondan sonra kan değerlerinin normale dönmesiyle, bütün zamanını maratona vermesi gerektiğine inanmış. Önce ulusal rekor, ardından olimpiyat yedinciliği – maratonda çok iyi bir sonuç sayılır – ve dünya şampiyonasında gümüş madalya. Aslında geri dönüş olarak tanımlamak yetersiz bu serüveni, yeniden doğuş daha doğru olur sanki.
Tam anlamıyla bir geri dönüş öyküsünün son bölümü ise, 5. günün akşamında ilk defa bu kadar dolu olan Luzhniki’nin tribünleri önünde izlendi. Herkesin öngördüğü ve benim de bu sütunda bu öngörülere yer verdiğim üzere büyük bir çekişmenin yaşandığı kadınlar sırıkla atlama finalini, Yelena İsinbayeva kazandı. Atletizm seyretmeye 3-4 yıl ara verdikten sonra Moskova’daki şampiyonayla ekranlarının başına dönen bir sporsever, bu sonuca şaşırmayabilirdi. Ne var ki İsinbayeva, 2009 yılından bu yana büyük yarışmalarda altın madalya alamıyor ve 4.80’in üzerine çıkamıyordu. Başarılı atletleri ve 2. Dünya Savaşındaki destansı savunmasıyla (stalingrad) ünlü kent Volgograd doğumlu sporcu, geçen yıl Londra’da aldığı bronzla başlattığı geri dönüşü, Kübalı Silva ve ABDli Suhr’un önünde altına ulaşarak tamamladı.
Geçtiğimiz yıl yazılmaya başlanan bir diğer geri dönüş öyküsü, bu yazı yazıldığı saatlerde henüz tamamlanmamıştı. 400 metre engellinin eski prensi, her zaman zarif Felix Sanchez, Berlin, Beijing ve Daegu’daki büyük yarışlarda podyumun uzağında kalmıştı ve dereceleri de giderek gerilemekteydi. Geçen yıl kazandığı olimpiyat altını yeterince övgüye değerdi, ancak o bu yıl da finale çıkmayı başardı. 15 Ağustos (dün) yapılan yarışta, sezonun en formda atleti Kübalı Cisneros ve diğerleriyle girdiği mücadelenin sonucundan bağımsız olarak, bu zor disiplinde 35 yaşında başardıklarıyla tarihteki yerini pekiştirmiş oldu.
Sanchez’inki gibi, geçen yıl başlayan bir başka geri dönüş öyküsünün sahibi Tirunesh Dibaba’yı anmadan geçmek olmaz. Katıldığı her yarışın tartışmasız favorisi, Beijing sonrası yaşadığı sakatlıklardan ötürü yaklaşık 1,5 yıl spordan uzak kalmış ancak Londra’da 10,000 metrede altın madalyayı kazanmıştı. Etiyopyalı, bütün rakiplerinin çok iyi bildiği ancak karşı koyamadaığı, son 600 metredeki bitirici atağını yine yaptı ve kaçırdığı 2 dünya şampiyonasının acısını çıkarmış oldu.
Kalan 3 günün yarışları ve sorularından örnekler verelim. 10,000 metreyi kazanan Mo Farah, 5,000’i de alıp dubleyi tamamlayabilecek mi? Kadınlar yüksek atlamada, Chicherova yaşıtı ve yurttaşı Isinbayeva gibi seyircilerine altın madalya performansı izlettirebilecek mi? Bayrak yarışlarında ABD-Jamaika çekişmesine üçüncü bir ülke dahil olabilecek mi?
Keyif kaçırmaya aday bir soruyla bitirelim; seyirciler kazananları alkışlarlarken, onların dopingli mi yoksa temiz mi olduklarınından emin olabilecekler mi? 

2 Ağustos 2013 Cuma

Moskova Önlerinde-1

2 ağustos '13 tarihli soL'da yayınlanmıştır.

Moskova Önlerinde-1
10 Ağustos’ta Moskova’da başlayacak olan Dünya Atletizm Şampiyonası öncesinde formda atletlere ve heyecan vaat eden disiplinlere göz atalım.
Sprint alanına bir kez daha doping gölgesinin düştüğünü görüyoruz. Son birkaç hafta içerisinde, Usain Bolt’tan sonra dünyanın en iyi 2. derecesine sahip olan ABD’li Tyson Gay’in A numunesinde yasaklı maddeye rastlandı ve Gay, Şampiyonadan çekildiğini açıkladı. Ezeli rakipleri Jamaikalılar cephesindeyse, ülkesinde en azından Bolt kadar kahraman olarak  görülen eski dünya rekortmeni Asafa Powell’ın, yine A numunesinde yasaklı madde bulunması, bir moral bozukluğu yaratabilir. Bu durum, Bolt’un performansını etkilemeyecektir ancak, Johan Blake’in yokluğu da hesaba katılırsa, Jamaika’nın son olimpiyat oyunlarında, takım halinde kurduğu mutlak üstünlüğü tekrarlamasını zorlaştıracktır.
Her zaman çekişmeli 100m engellideyse, Kübalı eski dünya rekortmeni ve olimpiyat şampiyonu Dayron Robles’in ve eski dünya şampiyonlarından Çinli Liu Xiang’ın yokluğunda, 3 ABD’li David Oliver, Jason Richardson ve dünya rekortmeni Aries Merritt  öne çıkıyor. Robles’in hikayesi ise biraz karışık. Atletin, bir türlü tam olarak iyileşemeyen sakatlıklarından ötürü sporu bırakacağı söyleniyordu ve geçtiğimiz yıl, Küba kafilesinden affını istemişti. Ancak bu yıl haziran ayında Torino’daki bir yarışa katılması üzerine, Küba Atletizm Federasyonu Başkanı Alberto Juantorena IAAF’e bir mesaj göndererek, sporcunun ulusal takımla bir bağının kalmadığını ve Küba’yı temsil edemeyeceğini söyledi. Öte yandan Robles, şu anda sağlıklı olduğunu ve AS Monaco takımında çalışmalarını sürdürdüğünü söylüyor (Bu konuyu önümüzdeki haftalarda ele alabilmeyi umuyorum). Küba’nın bu branştaki geleneğini sürdürecek 2 isimden Orlando Ortega, 2012 yılında Havana’daki bir yarışta geçmeyi başardığı Robles’in yerini doldurabilirse, 2000 Sydney’de Anier Garcia’nın yaptığı gibi Kuzey Amerikalıların arasından sıyrılabilir.
İzlemesi en zevkli koşulardan birisi olduğunu düşündüğüm 800 metrede, Kenyalı rekortmen ve olimpiyat şampiyonu David Rudisha’yı zorlaması beklenen ve henüz 20 yaşını aşmamış iki genç var; Etiyopya’dan Muhammed Aman ve Cibutili Ayanleh Souleiman. 

Pistten sahaya uzandığımızda, çok çekişmeli geçmesi beklenen kadınlar sırıkla atlamadan bahsetmezsek olmaz. Önceki yıllarda, her hafta bir rekor kırmasına alıştığımız Yelena Isinbayeva, dinlenerek ya da podyumun dışında kalarak geçirdiği şampiyonalardan sonra, Londra’da olimpiyat bronzuyla dönüş sinyali vermişti. Luzhniki stadını dolduracak yurttaşlarının desteğiyle altın madalyayı almak isteyecektir. Olimpiyat şampiyonu ve Isinbayeva’nın yaşıtı Jennifer Suhr, en önemli rakiplerinden. Bu ikili kadar iddialı diğer bir isimse, karayip incisinin son dönem yıldızlarından Yarisley Silva, haziran ayında 4.90’ı geçerek bu yılın en formda atleti olduğunu kanıtladı. Diamond League yarışmalarında da branşında birinciliği sürdüren Kübalı yükselişini sürdürüp, bu iki rakibini geçebilir.
Bu yılın yeni keşiflerinden birisiyle, yine bir Kübalıyla devam edelim. Erkekler 3 adım atlamada 20 yaşındaki Pedro Pablo Richardo, olimpiyat ve dünya şampiyonu Christian Taylor’ı Lozan’daki bir yarışta geçti ve yılın en iyi derecesi de 17.69’la ona ait. Taylor’un da bu yıl 17.66 atladığını hatırlatalım. Bu ikiliyi zorlaması beklenen diğer isimler Fransız Teddy Tamgho, ve Richardo’nun yurttaşı Ernesto Reve.
Moskova 2013 hakkındaki ilk değerlendirmelerimin biraz taraflı olduğunu kabul ederek bitiriyorum. Gelecek hafta diğer disiplinleri ve Türkiyeli atletlerin şanslarını ele almaya çalışacağım.

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Blatter’i Bu Güzel Havalar Mahvetti.

26.07.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.

Blatter’i Bu Güzel Havalar Mahvetti.

Sepp Blatter, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamayla, 2022 yılında Katar’ın evsahipliğine verilen Dünya Kupası’nın kış aylarında düzenlenmesi için mücadele edeceğini söyledi. Yaz aylarının çok sıcak geçtiği bu ülkede, sporcuların en iyi performanslarını ancak kış mevsiminde gösterebileceklerini de sözlerine ekledi.
Bu cümleleri sarf eden bir spor yazarı ya da sade bir  dünya yurttaşı değil, kendisi FIFA Başkanı. Bir başka deyişle, dört yılda bir kendi adını taşıyan kupayı, Kuzey Yarımküre’nin yaz mevsiminde düzenleyecek olan evsahibi ülkeyi belirleyen kurumun başkanı. Haliyle röportajı yapan muhabir, peki sayın başkan, 2010 yılında bu organizasyonu Katar’a verirken bu durumun farkında değil miydiniz, diye soruyor. Yanıt mantık sınırlarını zorluyor: “Öncelikle bu tarihe daha çok var... Ben bu düşüncemi, Ürdün, Filistin ve İsrail ziyaretlerim sonrasında dile getiriyorum. Bu ülkelerde havanın ne kadar sıcak olduğunu gördüm, kaldı ki Katar, bu ülkelerden daha da sıcak oluyor yazın... Stadyumları soğutabilirsiniz ancak bütün bir ülkeyi soğutamazsınız...” Şarlatanlık derecesinde saçma bir yanıt da olsa, dikkate alıp yanıta yanıt vermeye çalışalım. Diyelim ki Blatter, bazı ülkelerin başbakanları gibi kitap ya da gazete okumayı sevmeyen, genel kültürden pek nasibini almamış birisi olsun; Katar’ın adaylık başvurusunun değerlendirildiği ve kendi çalışanları tarafında yazılan raporu da mı okumamış? Internetten kolayca edinilebilecek bu raporun 8. sayfasında, ülkenin çöl iklimine sahip olduğu, turnuva dönemi olan Haziran ayı boyunca akşam sıcaklıklarının dahi 31 santigrat derecenin altına düşmediği belirtiliyor.
Kafanız karışmasın, birkaç ay önce "kupa haziran-temmuz'da yapılmak zorunda" diyordu. 

FIFA İcra Komitesi üyelerinden Theo Zwanziger, organizasyonun Katar’a verilmesinin en başından beri hatalı bir karar olduğunu ve Blatter’in bu U dönüşünün arkasında, Komitenin çoğunluğunun, 2010 yılında işletilen adaylık sürecinin adil olmadığına inanmasının yattığını savunuyor. Katar, nüfusu 2 milyonun altında olan ve futbolla tek ilişkisi, geçkin şöhretlerin emeklilik ikramiyelerini şişirmelerini sağlayan yüksek ücretlerle transfer edilmesi olan bir ülke. Bu nitelikler de bir evsahibi ülkede arancak türden olmadığından, 3 yıl önce karar açıklandığında haklı şüpheler dile getirilmiş, sonrasında çeşitli rüşvet iddiaları ve bunlardan kaynaklanan soruşturmalarla bu şüpheler ayyuka çıkmıştı. Hatta işler, Katarlı İcra Komitesi Üyesi Muhammed Bin Hammam’a, rüşvet suçlamalarıyla FIFA tarafından ömür boyu men cezası verilmesine kadar varmıştı. Yazar James Dorsey, Katar’ın adaylık süreciyle Bin Hammam’ın bir ilgisi olmadığı konusunda ısrar ettiğini ve bunun FIFA nezdinde şimdilik kabul gördüğünü yazıyor. Dorsey ayrıca, Katar’ın adaylık sürecinde, İcra Komitesi üyelerinin ülkelerinde futbol tesislerine fon sağlamak ve hazırlık maçlarının masraflarını karşılamak gibi, yasal olan ancak meşruluğu hayli tartışmalı faaliyetler de yürütmüş bulunduğunu hatırlatıyor.
Blatter ya da başka yetkililer, henüz 2022 Kupasının evsahibinin değiştirilmesi sinyalini verecek ifadeler kullanmıyorlar. Ancak turnuvayı Kış aylarına almak önerisinin de, Katar turnuvasının akıbeti konusundaki soru işaretlerini tekrar ortaya çıkardığını söylemek gerek. Blatter, bir seneliğine takvimimizi değiştireceğiz dese de, bu o kadar kolay değil. Avrupa’nın büyük takımları zaten oyuncularının 1 ayı aşan bir süre boyunca takımdan uzaklaşmalarından ve sakatlanma risklerinin artmasından şikayetçiyken, kupanın tam da futbol sezonunun ortasındaki 3-4 haftalık boşluğa sıkıştırılmasına sessiz kalmayacaklardır. Bunun yanısıra, Okyanusya’dan Güney Amerika’ya kadar bütün konfederasyonların eleme takvimi de değişmek durumunda kalacak. Bu öneri şimdilik pek de ciddiye alınmışa benzemiyor; Guardian ve Foreign Policy gibi ağırbaşlı medya kuruluşları tarafından popüler dizi Game Of Thrones’la özdeşleşen “Winter is Coming” (Kış Geliyor) nidalarıyla karşılandı.

Şairin dediği gibi, Blatter’i bu güzel havalar mahvetti.

Başgan Obama’nın Beyaz Perdedeki Tezahürü

27.07.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.

Başgan Obama’nın Beyaz Perdedeki Tezahürü

Neden bütün felaketler ABD’nin başına gelir? Depremler, kasırgalar, su baskınları, savaşlar, terörist saldırılar, seri cinayetler, kitle katliamları, çete savaşları... Bu anlamsız bir soru, hatta felaketlerin en büyüğü olan iç ya da dış savaşların, 20. yüzyıl boyunca uğramadığı yegane kıtanın Kuzey Amerika olduğu da ortadadır. Ancak hal böyleyken, diyelim ki 22. yüzyılda, tarih bilincinden şüphe duyulmayacak bir araştırmacı, son iki yüzyılı sinemanın, özellikle de Hollywood sinemasının sunduğu perspektiften değerlendirmeye kalkacak olursa, karşılaştığı manzaraya anlam vermekte zorlanacaktır.

Halen vizyonda olan bir film, White House Down (Beyaz Saray Düştü), pişmiş tavuğun başına gelmeyeni, bu güzelim ülkenin başına getiriyor yeniden. Yönetmen Roland Emmerich’in 2012 ve The Day After Tomorrow gibi önceki prodüksiyonlarını anımsatan, yüksek bütçeli, bol çatlamalı patlamalı felaket-aksiyon filmlerinin en yenilerinden. Yapım, Obama dönemi sineması olarak nitelendirilen yeni bir eğilimin bir parçası olarak da değerlendirilebilir. Obama sinemasıyla kast edilen, bir grup sinemacının bilinçli bir biçimde oluşturduğu bir akım değil. Yeni Film dergisinin 28. sayısında Özge Özdüzen’in konu üzerine yazdığı yazıdan anlaşıldığı üzere, Obama döneminde ABD’nin küresel imajının önceki Bush dönemine nazaran daha parlak olduğu inancı Hollywood tarafından benimsenmiş ve bundan ötürü, militarist-milliyetçi imgelerle bezeli propoganda filmleri yeniden revaçta olmuş.Gerçekten de, Zero Dark Thirty ve Argo gibi propoganda filmlerinin sayısı, soğuk savaş yıllarını anımsatacak seviyede artmış durumda.
Aslında lafı bu kadar dolandırmaya gerek yok, film doğrudan doğruya Obama’yı anlatıyor! Başkan Sawyer ( Jamie Foxx) canlandıran aktörden de anlaşılabileceği üzere Afro-Amerikan ve Obama gibi, sigarayı bırakmanın stresiyle nikotin sakızı çiğniyor, “Air Jordan” marka ayakkabı giyiyor ve Ortadoğu’ya barış getirmek üzere, bölgedeki ülkelerde bulunan bütün askerlerini geri çekeceğini açıklıyor (Bu kadar aleni göndermelere bir de kurtlar vadisinde rastlıyorduk). Ancak bu sonuncusunu gerçekleştirmesinin önünde bir engel var; kendi yönetim kadrosu içerisinde de nüfuz sahibi olan savunma sanayisi sektörü. Bu sektörün adamı, aynı zamanda başkanı korumakla görevli Gizli Servis’in başı Ajan Walker (James Woods), asker olan oğlunu başkan tarafından onaylanan gizli bir operasyon sonucunda yitirmiş; ancak baskını organize etme motivasyonu bu değil, başkanın Ortadoğu’daki “barışçıl” politikaları. Yine eski bir asker olan koruma polisi Cale (Channing Tatum), iletişim sorunları yaşadığı 11 yaşındaki kızının Sawyer-Obama hayranlığından esinlenerek, başkanı Beyaz Saray baskınında koruma görevini üstleniyor.
Filmdeki Obama savunusu mantık sınırlarını zorluyor. Öyle bir ABD başkanı portresi çizilmiş ki, hiçbir zaafı yok, sanki süper gücün lideri değil de – yatağının başucunda biyografisi de olan -  20. yüzyılın hemen her kesim tarafından saygı duyulan nadir figürlerinden Nelson Mandela. Çocuk ruhlu bir başkan. En sevdiği şey, konutuna dönerken helikopteriyle Washington D.C. semalarında alçak uçuş yapmak ve bu tutkusu de-facto koruması Cale’in kızı Emily (Joan Clarke) ile ortak. Başkan sürekli bir kaçış halinde, ulaşılamılıyor ve yaşanan her patlamayla hayatından endişe ediliyor. Bu yönetim boşluğu krizinin aşılması için, başkanlık önce başkan yardımcısına, ardından düzenlenen bir komplo sonucu “kötü adamlar”ın adamı Temsilciler Meclisi Başkanına geçiriliyor(speaker of the house). Bu sırada başkan gibi davranan 11 yaşındaki Emily, babasıyla katıldığı Beyaz Saray turunda Walker’ın adamlarının eline düşmeden önce çektiği görüntüleri internete yüklüyor ve kriz boyunca soğukkanlılığını koruyor. Nihayet, eline sancağı kaptığı gibi Beyaz Saray’ın bahçesine fırlayarak, baskını hava bombardımanı (!) yoluyla bertaraf etme emrini alan uçaklara, buna gerek kalmadığını gösteriyor. Böylece, faiz değil ancak silah lobisinin ve Bush yönetiminin yere düşürdüğü bu sancak, Obama hayranı bir çocuk tarafından yerden kaldırılmış olunuyor ve bir başka Hollywood filmi daha, ekranda dalgalanan ABD bayrağıyla kapanıyor.

Hikayeyi benzerlerinden, örnek vermek gerekirse “24” dizisinden ayıran en dikkat çekici yan, kötü adamların, eski parıltılı günlerini arayan Ruslar, intikam amacı güden Sırplar ya da Araplar değil, bizatihi Kuzey Amerikalılar olmaları. Aslında filmin iyi bir çelişki yakaladığı söylenebilir; günün birinde bir başkan, sistemde ciddi bir yarılma anlamına gelebilecek bir doktrinle ortaya çıkarsa, ülkedeki iktidar odaklarının bu duruma tepkisi ne olur? Ancak filmin amacı, bu soruya yanıt aramak değil de, mevcut iktidar odağına ve emperyalizmin güncel politik açılımlarına övgü düzmek olduğu için, soru güme gitmiş oluyor.

12 Temmuz 2013 Cuma

Yaz Mevsimi: Sportif Çoğulculuk

Yaz Mevsimi: Sportif Çoğulculuk
Sonu tek rakamla biten yılların yaz ayları sporseverler için nadas dönemi sayılabilir mi? Bu yıllarda en popüler 2 organizasyon olan Yaz Olimpiyatları ve FIFA Dünya Kupası düzenlenmiyor; buna karşın Wimbledon, Fransa Bisiklet Turu gibi her yaz serinletici işlevi gören etkinliklerin yanısıra, Dünya Atletizm Şampiyonası, kadınlar ve erkeklerde Basketbol ve Voleybol Şampiyonaları gibi tek yılları şenlendiren turnuvalar var. Önerilerimizi sıralayalım.
Müthiş manzaralar, son ana kadar çekişmeli bir sprint etabı, cool!

İlk olarak, cumartesi günü İstanbul’da Fransa tarihinde ilk kez U20 Kupasını kazanmak için Uruguay’la karşılaşacak. Juventus’ta ilk 11’e kadar yükselmeyi ve Fransa’nın A takımına da çağrılarak, şimdiden futbolseverlerin, iki yönlü oyunu ve güçlü fiziğiyle tanıdığı Paul Pogba kaptanlığındaki Fransa’nın bir adım önde olduğunu söyleyebiliriz. Yarı finalde Irak’a elenmekten son anlarda, ancak soğukkanlı biçimde hazırlanmış bir hücum organizasyonuyla kurtulan Uruguay’ın da, uzun bir aradan sonraki ilk finali.
Kadınlar futbolunda Avrupa Şampiyonası da çarşamba günü, biraz sıkıcı geçen İtalya-Finlandiya ve oldukça heyecanlı geçen İsveç-Danimarka karşılaşmalarıyla başladı. Danimarka kalecisi Petersen’in ikinci yarıda iki penaltı birden kurtarmasından daha iyi bir üvertür olabilir mi? Kadınlar futbolunun popüler olduğu ülkelerden İsveç’te düzenlenen turnuva hakkındaki gelişmeleri takip etmek için bir alternatif, twitter’da açılmış bulunan @euro2013tr hesabı.  İsveç televizyonunun kameralarından birisini maçların her anında, Zlatan İbrahimoviç’e benzetilen yıldızı Lotta Schelin’i takip etmekle görevlendirdiğini bu hesap sayesinde öğrenmiş bulunuyorum. Şu ana kadar Messi için dahi böyle bir uygulama duymadığımı da belirteyim. Turnuvanın favorisi, kadın futbolunun Avrupa’daki lokomotifi Almanya, ev sahibi İsveç de plase.
Münhasıran televizyondan takip edilen yaz turnuvaları, yıllardır tutkuyla izlenenler bir yana, yeni dallara merak salmanın da en önemli vesileleri olurlar. Bu tanışmaları, bilgileri izleyiciyi boğmadan aktarıp, onda merak uyanırarak kolaylaştıracak olanlar spikerlerdir. Böyle olunca, birbirinden farklı dallardaki yarışma ya da karşılaşmaları izlerken, bunları aktaranların konularına hakimiyetleri ve seyirciyle iletişim kurma becerileri önem kazanıyor. Bu konuda, yaklaşık 10 yıldır Türkçe de yayın yapmakta olan Eurosport’un spikerlerinin titizliğinin üzerinde durmak gerekir. Örneğin, Caner Eler’in Fransa Bisiklet Turu anlatımlarının, birçok insana bu sporu sevdirdiğine tanıklık ediyorum. Ayrıca, Dağhan Irak’ın kadınlar futbolunu, en az erkekler futbolu kadar yakından takip ederek izleyicilere sevdirmeye çalışmasının, kadın futboluna katılımcı sayısını arttıracağını söylemek belki fazla iddialı olacaktır; ancak Gezi’den sonra her şey mümkün!
Bir de, yazarının da yukarıda andığım spiker olmasından kaynaklanabilecek olan şike söylentilerini doğurmak pahasına, bir kitap önerisinde bulunmak isterim. “Hükmen Yenik”, Irak’ın yüksek lisans tezinin, güncel gelişmeleri de kapsayacak bir biçimde gözden geçirilmiş hali. Kitapta, Türkiye futbol rejiminin, ısrarlı bir biçimde İngiltere sistemine yaklaştırılmaya çalışıldığı tespitinden hareketle, bu iki ülkenin tarih içerisinde geçirdiği süreç ele alınıyor. Özellikle günümüzde sıkça tartışılan futbol-iktidar ilişkileri konusunda tarihsel arkaplanı hatırlatması önemli. Kanımca kitabın bir talihsizliği, farklı takımların taraftar gruplarının Haziran 2013 dayanışmasını görmeden önce baskıya girmiş olması. Belki de bu nedenle bu konuda biraz karamsar; ancak ileri sürdüğü, Türkiye’deki futbol kulüplerinin mikro milliyetçilikler alanları oluşturduğu savını da yabana atmak güç.

İyi seyirler ve iyi okumalar.