5 Nisan 2013 Cuma

Oyun oynayan çocuklar


Oyun oynayan çocuklar
Costa Gavras’ın İstanbul Film Festivali’nde gösterilen yeni filmi “Le Capital”, 2007 yılında ABD’de mortgage krizi olarak başlayan ve hızlıca dünya çapında bir bunalıma dönüşen sürecin ardından izlediğimiz, küresel kapitalizm eleştirilerinin taze örneklerinden birisi. Gavras, Cronenberg’in Cosmopolis’te bir limuzinin arka koltuğuna sıkıştırarak anlattığı global finans düzenbazlıklarını, muhtemelen çok daha fazla para harcayıp, setini 3 kıtaya taşımaktan çekinmeyerek ortaya koymuş. Her iki filmin, aynı başlığı taşıyan kitaplardan uyarlandığını da not düşelim.

Filmin baş karakteri, finans piyasalarının dünya sosyolojisine armağanı bir insan tipi olan, dudak uçuklatıcı paralar kazanan yeni yönetici sınıfın, ya da bir başka deyişle CEO’lar ve türevlerinin bir emsali. Sermaye sahipleri tarafından güvenilir addedilen bir teknokratın taşıması gereken her türlü özellik, iyi eğitim, düzenli bir aile yaşantısı, işkoliklikten muzdariplik, ne ararsanız var Marc Tourneuil (Gad Elmaleh)de. Hissedarlar tarafından kolay idare edilebileceği inancıyla bankanın Yönetim Kurulu Başkanlığı’na getirilmesinden sonra, kendi planını uygulamaya koyuyor.  İzleyici, bir noktada, sempatik eşinin üniversiteye dönmesi yolundaki telkinlerine uyacağını ve içinde ukde olan kitapları yazmaya başlayacağını düşünse de, Gavras bu yolu takip etmiyor. Tourneuil’in, bildiği sırları ifşa ederek vicdanını mı temizleyeceği, yoksa oyunu sürdürerek banka hesaplarını şişirmeye devam mı edeceği sorusu, film boyunca ortada duruyor. Filmde kullanılan tabirle söylersek, Robin Hood rolüne zenginlerin lehine mi, yoksulların lehine mi bürüneceğini kestiremiyorsunuz; ta ki son ana kadar. Bunu da filmin bir başarısı olarak kabul edebiliriz.
Kameranın, lüks tüketim malları, gökdelenler, saraylar ve saray yavrusu gayrimenkulleri ve buralarda arzı endam eden mutad zevatı göstermediği anlarda, film boyunca birkaç defa benzeri tekrarlanan bir sahneden söz edilebilir; ellerine geçen her dijital platformda durmaksızın oyun oynayan çocuklar. Film, çocukların tutkuyla bu oyunları oynamalarını olağan bir şey gibi yansıtırken, öte yandan kazık kadar olmuş birtakım adamların, hiçbir zeka parıltısı gerektirmeyen dümenleri çevirmekten aldıkları hazzın anlaşılmazlığını ortaya koyuyor.
Filmde izleyicide beklenti yaratan (en azından bende yarattı) ancak hiç ortalıkta gözükmeyense, %99’un varlığı. Her limuzinden inişte, her kȃşaneye girişte, köşebaşından yumurta fırlatacak birilerini bekliyor insan. Ancak o birileri hiç çıkmıyorlar, binlerce kişinin işten çıkarılması, Fransa gibi işçi sınıfı hareketi geleneği olan bir ülkede bile, “en fazla bir hafta sürer” rahatlığıyla karşılanan bir grevden başka bir sonuç doğurmuyor.
Eğer böyle belirli bir türden bahsedilecekse, politik sinemanın birkaç üstadından birisi olarak kabul edilen Gavras, Zizek’in tabiriyle “Kumarhane Kapitalizmi” balonunun, daha fazla şişemeyeceği bir mertebeye ulaşacağını ve kendi kendine patlayacağını söylüyor. Tarih ise bize, sömürü sistemlerinin kendiliğinden infilak etmeleri bir yana, düzene çomak sokan birileri olmadan en basit reformların bile gerçekleşmediğini anlatıyor. Birkaç gün önce izlediğim Ken Loach’un belgeseli ve yönetmenin naif olmakla eleştirilebilecek de olsa, yeni bir siyasi çıkış arayışına öncelik etmeye çalışmasınınsa, daha ilerletici olduğunu düşünüyorum. 

2 Nisan 2013 Salı

The Spirit of 45



*Bu yazı, 02.04.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Ken Loach Refah Devletini Anlatıyor
’45 Ruhu, Ken Loach liderliğindeki bir ekibin elinden çıkan, Emperyal Savaş Müzesi, BBC gibi kamusal arşivlerle British Pathe gibi özel arşivlerden derlenen görüntülerin, dönemin tanıkları ve uzman görüşleri eşliğinde, savaş sonrası İngiltere’de seçimleri kazanan İşçi Partisi hükümetinin sosyalizan ekonomi politikalarının anlatıldığı bir belgesel. Böyle bir belgesel yapacak olan sinemacıların öncelikli olarak yanıt vermesi gereken  sorular, bu görüntüler ve metinlerin ne kadarının filmde kullanılacağı ve kullanılanların nasıl ele alınacağıdır.

Terence Davies’in “Of Time and City” başlığını taşıyan ve doğup büyüdüğü Liverpool’u anlattığı filmden esinlenen ’45 Ruhu ekibinin çözmesi gereken en önemli konu, elde ettikleri ve birkaç film daha yapmaya yetecek nicelikteki görsel malzemeyi elemek olmuş; Türkiye’den bir belgeselci için oldukça lüks bir sorun! Sonuç olarak, kullanmadıkları görüntüler ve bilgileri, barınma, sağlık, refah, endüstri, ulaştırma konu başlıkları altında, bir zaman çizelgesine dökerek internet sitelerine yüklemişler.
İkinci soruya verilen yanıt ise, görüntüleri döneme tanıklık edenlerin anlatımlarıyla, dış ses, metinler ve uzman görüşleriyle ancak görüntülerin önüne geçmemeye çalışarak açıklamak olmuş. Görüntüye yardımcı olan bu unsurlardan, yaşları ilerlemiş olan tanıkların ön planda olduğunu ve bu insanların seçiminde, mümkün olduğunca farklı alanlardan ve iş kollarından gelmelerine dikkat edildiği söylenebilir. Her ne kadar tanıkların hafızaları taze ve anlatımları inandırıcı olsalar da, görüntülerin hiç değilse bir kısmının bu tanıklara izlettirilmesi ve tanıkların izledikleri görüntüler üzerinden anlatmalarının sağlanması, filmi daha da güçlü hale getirebilirmiş.
Ken Loach’u, İşçi Partisi’nin yerini alacak yeni bir sol parti çağrısı yapmaya yönelten bu önemli yakın tarih çalışmasının İstanbul Film Festivali’ndeki son gösterimi, 3 Nisan Çarşamba saat 13:30’da, Nişantaşı Citylife Sinemasında.

23 Mart 2013 Cumartesi

Küba Beyzbol Kupasından Elendiğinde


*Bu yazı, 22.03.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
Küba Beyzbol Kupasından Elendiğinde
Geçmiş yıllardaki dünya kupası ve olimpiyat oyunları turnuvalarının en başarılı takımı olan Küba, bu iki turnuvanın yerine adapte edilen Beyzbol Dünya Klasikleri’nde, Hollanda’ya karşı oynadığı 2 maçı da kaybederek, yarı final vizesi alamadan elendi.
*Küba-Hollanda, çok çekişmeli geçen maçın son anlarında Hollanda, 4-6 gerideyken skoru çevirmeyi başarıyor.
Beyzbol Amerika kıtasının önemli bir bölümünde popüler bir spor, Küba’da ise en çok izleyici çeken, çocukların sokakta en çok oynadığı oyun. Bunun yanı sıra ülkenin, boksla birlikte, 1959 devriminden önce de başarılı sporcular yetiştirdiği iki branştan birisi. Dolayısıyla “Antillerin İnci”sinin dünya şampiyonasında son dörde kalamaması, Brezilya’nın Dünya Kupası’ndan elenmesine benzer bir etki yaratıyor. Beklenebileceği üzere, Küba basınında bu elenmenin nedenleri üzerine bir hayli kafa yoruldu.
Bu analizi, beyzbolun Robert Kolej sınırları haricinde pek de oynanmadığı ülkemizden yapmak pek mümkün değil; aslında oyuna dair bilgisi sınırlı olan benim de bu konuda sunacağım katkı sınırlı olacaktır. Yine de Küba’yı ve ülkenin spor sahnesini takip etmeye çalışan birisi olarak bazı noktalara değinmeye çalışacağım.
Son yıllarda profesyonel kariyer tercihinde bulunup ülkeyi terk eden Kübalı sporcuların sayılarının arttığı bir gerçek; bu duruma en çok boks ve beyzbolda rastlanıyor. ABD’de insan kaçakçılığına varan bu türden “transfer”leri organize etmekle ünlenen menajerlik ajansları var. Her ne kadar Küba’da milli takım seviyesine yükselmiş sporculara araba tahsisi gibi birtakım maddi özendiriciler sunulsa da, başarılı profesyonellere çılgınca paralar ödenen ülkelerle bu alanda rekabete girmek gereksiz olduğu kadar, Küba’nın uzun yıllardır ısrarla koruduğu ilkelere de aykırı (bu ilkelerin bir kısmına, Sportmence’nin ilk sayısında yer alan yazımda yer vermiş bulunuyorum). Ancak bu durum şampiyonadan erken elenmenin bir nedeni olarak değerlendirilemez; ülke halen yetenekli oyuncular yetiştirmeye devam ediyor ve bunların önemli bir kısmı, Cincinnati Reds takımının 6 yıl süreli ve 30 milyon dolarlık kontratına imza atan atıcı Aroldis Chapman’ın değil, “milyonlarca Kübalının sevgisini milyon dolarlara değişmem” diyen 70’lerin efsanevi boksörü Teofilo Stevenson’un yolunu izlemeye devam ediyor.
Bu durum istatistiklere de yansıyor. Küba turnuvanın toplam vuruş sayısı sıralamasında lider oldu ve diğer hücum istatistiklerinde de ilk sıralarda yer aldı. Forumlarda yapılan yorumların çoğunda, teknik yönetimdeki aksaklıklara ve kadronun tecrübesizliğine vurgu yapılıyor. Bazıları, antrenör Victor Mesa’nın bu seviye için yetersiz olduğunu ileri sürerken, diğerleri Mesa’nın çalıştırıcılığına kefil oluyorlar. Ayrıca, bizim de çok aşina olduğumuz “iyi oyuncularımız var ama iyi takım olamadık bu sene” en sık karşılaşılan değerlendirmeler arasında.
Salı Gecesi San Francisco’da oynanan finalde karşılaşan iki beyzbol ülkesinden Dominik Cumhuriyeti, Porto Riko’yu rahat bir biçimde yenince, şampiyonayı takip eden basın organları bu “kör parmağım gözüne” latifeyi kaçırmayarak, galiplerin rakiplerini “domine ettiğini” yazdılar. Herkesin ilk aklına gelen espri olsa da, Küba’nın komşuları turnuvayı maç kaybetmeden tamamladıkları için yerinde bir yakıştırma. Porto Riko da, ABD ve Japonya gibi iki iddialı takımı peş peşe eleyerek iyi bir sonuç almış oldu.
Küba’da ise bugünlerde, yukarıdaki tartışmaları ve şampiyonayı unutturan bir üzüntü var. Geçtiğimiz hafta ülkesine dönen takımın en iyi atıcıları arasında yer alan Yadier Pedroso geçirdiği bir trafik kazası sonucunda yaşamını yitirdi. Cenaze töreni ve sonrasında dile dökülen sözcükler, kısa ömründe halkının gönlünde yer edinmeyi başardığını gösteriyor, her zaman genç kalacak Pedroso’nun.

8 Mart 2013 Cuma

İnsan kendi kalesine gol atar mı hiç canım?


Bu yazı, 08.03.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
İnsan kendi kalesine gol atar mı hiç canım?
Bu soru futbolseverler için pek bir anlam ifade etmez. Öyle ya, maç hafızası sağlam birisi, birkaç dakika içerisinde hem de önemli karşılaşmalarda kendi ağlarını havalandırmış birçok ünlü oyuncuyu sayabilecektir.
Ancak futbolla ilişkisi arada bir kaçamak bakışlar atmakla sınırlı olan, ayağına top pek değmemiş, dolayısıyla “top yuvarlaktır” özlü sözünün içerdiği anlamı kavramakta zorlanabilecek olan bir tanıdığınızın bu soruyu son derece içten bir biçimde sorduğuna tanık olmuşsunuzdur. Bir an için kendinizi onların yerine koyarsanız, böyle bir acemiliğin nasıl affedilebileceğini düşünür halde bulabilirsiniz kendinizi.
Arjantin'den, İskoçya'ya kadar güzel bir derleme olmuş.
Ancak kazın ayağı hiç de öyle değildir, yalnızca geçtiğimiz hafta içerisinde iki deneyimli oyuncu, Dirk Kuyt ve Sergio Ramos, takımları için son derece önemli iki maçta bu talihsizliğin kurbanları olmuşlardır. Böyle bir durumda, takım arkadaşlarınızın sizi teselli etmeleri de üzüntünüzü hafifletmez, hatta en iyisi, hiçbir şey olmamış gibi kimsenin yanınıza gelmemesi ve size, bu kazayı önemsemediklerini göstermeleridir.
Yukarıdaki 2 örnek, en sık karşılaşılanlar arasındadır. Ceza sahasına gelen bir ortaya yapılan ters bir vuruş ve topun üzüntüyle ağlardan alınması. Buna karşın bazı “k.k.” atılmış goller vardır ki, yıllar geçse de unutmak mümkün değildir. Günümüzde Beşiktaş’ın yardımcı antrenörlerinden olan Recep Çetin’in, yaklaşık olarak 20 yıl önce Malmö deplasmanında, kendi boyunun 1.5 katı yüksekliğe çıkıp, harika bir voleyle ağları sarsması, halen neşeli futbol sohbetlerinin vazgeçilmez konu başlıkları arasında yer almaktadır. Bu golün tarihe geçtiği tarihte henüz yerinde duran Galata Köprüsü’nde yemekte olan bir yakınım, golün tekrarını izlerken “allah allah, muhteşem bir gol, niye kimse sevinmiyor” diye sormaktan kendini alamadığını, eşref saatinde anlatmaya devam etmektedir.
İnsan kendi kalesine daha saçma biçimlerde de gol atabilir, geçtiğimiz yıl Beşiktaş’ta oynayan Egemen Korkmaz, Gençlerbirliği deplasmanında durum berabereyken, kalecisine yavaşça bir geri pas atmak istemiş ancak kalecinin, topu kendisinde almak için yakınına sokulduğunu fark etmemişti, arkasını döndüğündeyse, topun tıngır mıngır ağlara gidişini izlemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. Jeneriklere girecek saçmalıkta bir gole de, geçtiğimiz haftalarda Galatasaray kalecisi Muslera, degajmanının arkadaşı Selçuk’un sırtına çarptırıp, adeta yoktan var ederek imza attı.
Bir futbolcunun kendi kalesine gol atması, her ne kadar oyuna içkin bir olgu olsa da, onu alaylara konu olmaktan alıkoyamayabilir. Christian Eichler’in İthaki tarafından 2004’te yayınlanmış “Futbolun Beceriksizleri Ansiklopedisi” adlı eğlenceli kitabından öğrendiğimiz kadarıyla Franz Beckenbauer, 1975 yılında üst üste 2 hafta kendi ağlarının tozunu aldıktan sonra, “kaleci Mıyer”in, “peki gelecek cumartesi Beckenbauer’i kim marke edecek” sataşmasına maruz kalmış. Kayzer bununla da yetinmemiş ve jübile maçında da kendi kalesine gol atarak tarihe bir not düşmeyi başarmış!
1994 Dünya Kupası’ndaki hikaye ise, yukarıdaki anekdotların aksine, yaşamın anlamını sorgulatacak kadar dehşet vericidir. Kolombiya’nın centilmen defans oyuncusu Andreas Escobar, ABD ile oynadıkları ve kaybettikleri karşılaşmada kendi kalesine bir gol attığı gerekçesiyle, ülkesine döndükten kısa bir süre sonra öldürülmüştü. Ülkedeki bahis mafyası suçlansa da, soruşturmalar sonucunda sadece bir kişi cinayetten hüküm giydi.
Sorun insanın kendi kalesine gol atmasında değil, İnsanlığın kendi kalesine gol atmasında.

17 Şubat 2013 Pazar

İnönü'de Bir Festival Günü




Bu yazı, 15.02.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.
İnönü’de Bir Festival Günü
Bu sütunlarda daha önce de, tribünlerde yankılanan ezgiler üzerinden fikir yürütmeye çalışmıştım. Böylesine kapsamlı bir konunun hakkını bir ya da birkaç köşe yazısında vermek olanaklı değil. Yine de, tribünler ve müzik ilişkisine, özellikle de somut örnekler ve etkileşimlerden yola çıkarak yer vermeye devam etmek istiyorum.
*Video için, Serkan, Emre, Ayda ve Uluç'a teşekkürler.

İngiliz müzisyen Michael Nyman, özellikle bestelediği film müzikleriyle tanınıyor. Bunun dışında, senfonik müzikten deneysel müziğe kadar birçok alanda ürün vermiş bir sanatçı. Nyman son bir yıl içerisinde 2 kez İstanbul’u ziyaret etti. İlk ziyaretin amacı, 11. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında bazı video çalışmalarının gösterildiği bir etkinliğe konuşmacı olarak katılmaktı (Festivalin 12. edisyonun dün itibariyle tedavüle girdiğini de hatırlatalım). Sonraki seferi, geçtiğimiz aralık ayında orkestrasıyla bir konser vermek içindi. Bu arada Radikal’e verdiği bir röportajda, bu ilk seferinde İnönü’nün tribünlerine ayak basmasını hayırla anmış olması, zaten çok taze olan anılarımı canlandırdı.
Sinema izleyicisinin Campion’un “Piano”su, Vertov’un “Film Kameralı Adam”ı için yazdığı müziklerle yakından tanıdığı Nyman’ın, futbola olan ilgisini bilen - benim de bir parçası olduğum- !f Festival Ekibi, kendisiyle bir video çekimi yapılması fikriyle ortaya çıktığında, bu küçük prodüksiyonun lojistik sorumluluğu bana yüklenmişti. Açıkça söylemek gerekirse, İnönü’de oynanan ve Beşiktaş’ın 3-2’lik galibiyetiyle sonuçlanan Gençlerbirliği maçını seçmemiz nedenleri, hem takvimin konuğumuzun kısa süreli ziyaretiyle uyuşması, hem de stadyumun Nyman’ın konakladığı otele yakınlığından ibaretti; bir başka deyişle yeğenini, babasının tuttuğu takımdan koparıp, kendi takımına kazandırmak için maça götüren bir Dayının motivasyonunu taşımıyorduk. Meğerse, kendisini Beşiktaş sempatizanı yapmışız!
Aslında, bir Queens Park Rangers taraftarı olan ve QPR yönetimi tarafından sipariş edilmiş bir bestesi de bulunan Nyman’la yaptığımız sohbetlerde, her iki takımın taraftarlarının da unutamadığı Les Ferdinand bağlantısıyla, siyah-beyazlılara o kadar da yabancı olmadığını öğrenmiştik. Maçtan önce Çarşı’daki kartal heykelleri arasında bir ileri bir geri yürürken, davulcunun davulunun üstüne rakı bardağını koyarak şarkı söyleyen taraftarlara tanık olduğunda, ilgisi biraz daha arttı. Taraftarlar, haftalık rutinleri çerçevesinde Köyiçi’nin çeşitli noktalarında demleniyorlar ve üçer beşerli gruplar halinde tezahüratlarını sürdürüyorlardı. Biz de Nyman’a bu şarkılardaki sözleri çevirmeye çalışıyorduk. Haliyle bazı sözler pek de çevrilmeye müsait değildi; yine de ilk başlardaki tereddütümüzü yenip bu sözleri bütün çıplaklığıyla aktarmaya başladık. Yol üstü bira molası maksadıyla yöneldiğimiz “Kazan”ın Lig Tv düzenine geçmiş olmasını gerekçe göstererek bizi geri çevirmesinden sonra, Stadyuma doğru ilerlemeye başlamışken, kendimizi bir arkadaş grubunun arkasında bulduk. Bu grubun belden aşağı nameleri, herhalde yolun karşı tarafındaki saraydan bozma ofisinden hatırlamış olacaklar, zat-ı şahanelerine yönelmişti. Sonra arkalardan bir ses yükseldi: “Beyler, bırakın şimdi memleket meselesini!”
Bu eğlenceli atmosferde keyfi yerine gelmiş olan konuğumuzun yüzü, kapalı tribünde yerlerimizi aldığımızda biraz düştü. Ayakta durmamız gerektiğini elbette düşünmemiş, biz de ne yalan söyleyeyim, hevesini kırmamak için bu konudan bahsetmemiştik. Neyse ki tempolu bir maç oldu da, bu konu bir daha açılmadı. Gerçi Nyman’ın ilgisini daha çok çeken, yeşil sahada yaşananlardan çok yine tribünlerin sakinleriydi. Tanıştığım ve konuştuğum, birçok Avrupalı futbol seyircisi gibi, o da İstanbul’daki taraftarların armonisinden etkilenmişti. Durmaksızın şarkı söyleyen binlerce insanı dinlemenin, bir müzisyen için eşsiz bir deneyim olduğunu söyledi bizlere.
Zaman zaman çeşitli yönleriyle eleştirsek de, ülkemizdeki tribün kültürünün bu özelliğinin hakkını teslim etmek gerekiyor.

8 Şubat 2013 Cuma

Sizde Paralı Bizde Beleş ..!


Sizde Paralı Bizde Beleş ..!
Geçtiğimiz pazar günü, TED Ankara Kolejliler, TOBB Üniversitesi’nin tuhaf biçimli spor salonunda Fenerbahçe Ülker’i ağırladı. Önceki haftalarda Efes’i mağlup etmişlerdi; bu yüzden taraftarlarının maçtan beklentileri yüksekti. Sonuçta Fenerbahçe farklı kazandı; bu sezon birçok kez yaptığı gibi, darmadağın olduğu bir Euroleague karşılaşmasını takip eden haftasonunda, hıncını Türkiye Ligi’nin kendi halindeki bir takımından almış oldu.


*Murat Didin'li yıllardan bir Fenerbahçe galibiyeti.

1996 Sonbaharı... Ankara Kolej’in ligde asansör takım haline geldiği dönem; Avrupa Kupalarında oynayan Murat Didin’in, Haluk Yıldırım, Murat Evliyaoğlu, Tolga Tekinalp’li kadrosu dağılmış ve Ankara basketbolunun temsilciliği Türk Telekom’a geçmiş. Birkaç yıl öncesine kadar dolu tribünler önünde oynayan kırmızı-lacivertlilerin maçlarını, bir avuç lise öğrencisi olarak takip ediyoruz. “Kolejliler”in rakibi yine Fenerbahçe ve bu tip büyük maçlarda genellikle görüldüğü üzere, yanımızda bu “Bizans” takımına karşı dayanışma duygularını sergilemek amacıyla gelen bir grup Ankaragücü taraftarı var. O zamanlar Umut Sarıkaya’nın karikatürleriyle henüz tanışmamış olsak da, görünen resmin bir Lise dö Sen Benuğa-Çeliktepe Cengizhan Lisesi çelişkisini yansıttığı açık! Her ne kadar ezici çoğunluktaki Sarı-Lacivertli taraftarlara karşı sesimizin daha çok çıkacağını düşünerek heyecanlansak da, ortadaki tekinsizliği hissediyoruz. Neyse ki, yalnızca ilk kısmını yazdığım ve devamı çoklarının malumu olan başlıktaki dizeleri haykırmıyorlar (Oysa herhangi bir okul maçında duymaya alışık olduğumuz dizeler bunlar). Neden sonra, yaş ortalaması bizden 5-6 puan yüksek olan grubun üyeleri beni gözlerine kestiriyor ve el ediyorlar. Çağrıya kulak vererek yanlarına gidiyorum ve içlerinden birisi bana, “birader, sizin bir marşınız vardı, neydi o?” diyor. “Bozkırda yeşil bir yuva bilgi yuvası” diye başlayan okul marşını kast etmediklerini anlamam uzun sürmüyor ve kısaca “sımsıkı” olarak anılan geleneksel tezahüratımızı öğretiyorum kendilerine. Bir süre beraberce zıpladıktan sonra, “sen anlıyon bu işlerden”, “ben biliyom bu koleji, cebeci’deki” gibi sözleri sessizce onaylayarak arkadaşlarımın yanına dönüyorum. 16 yıl önceki bu maçın sonucu da aynı, Kolejliler’in farklı mağlubiyeti.

*Hapoel Tel Aviv'e karşı Koraç Kupası Maçının Arefesi

Bu 16 yılda basketbol ligimizde ne değişti? Kuşkusuz, futbolun 3 büyüklerinin bu spora daha fazla yatırım yaptıkları ve şöhretli yabancıları ülkeye taşıdıkları bir gerçek. Yine de, Lig Tv yorumcuları her maç anlatımında defalarca yineleseler de, lig her takımın her takımı yenebileceği kadar dengeli değil. Aksine, Kaan Kural’a atıf yapacak olursak, 5-6 takımın aralarında oynadıkları maçların dışındaki karşılaşmaların büyük bir kısmının sonucu, kimi zaman son çeyreğe dahi kalmadan belli oluyor. Kolejliler ise, Stanojevic, Penney gibi etkili hücum silahlarıyla, bu ligin çok sayı atmasıyla öne çıkan başaltı takımı. Her ne kadar veteranlık mertebesine yaklaşmış olsalar da, Erdal Bibo ve Nedim Yücel’den de önemli katkılar alıyorlar. Ancak savunmadaki zaafları, istikrarlı sonuçlar almalarının önündeki en büyük engel.
Kulübün internet sitesindeki tarihçesinden, geçmişte yetiştirdiği milli basketbolcuların listesini görmek mümkün. Ancak Serkan Erdoğan’dan sonraki yaklaşık 10 yıllık dönemde, bu isimlerin yanına sadece Berent Kavaklıoğlu’nun eklenmiş olması, öz kaynaklara dayanan bir yapıdan uzaklaşıldığını anlatıyor. Tekrarlamak gerekirse, bu sezon iyi maçlar çıkarıyor olmaları, eski parlak günlerini yeniden canlandırmalarına yetmeyecek. Belki klişeleşmiş bir söz olacak ama, Kolejliler ve benzer kulüplerin, rekabet edebilecek kadroları oluşturmaları ve muhafaza edebilmelerinin tek yolu, hala iyi bir oyuncu yetiştirme sistemine sahip olmaktan geçiyor. Kulüp böyle bir atılımı gerçekleştirebilirse, basketbolu sevmesi ve oyunu bilmesiyle tanınan Ankara seyircisini, daha büyük bir salonda, yeniden arkasında bulması işten bile değil. 

2 Şubat 2013 Cumartesi

Beraberlikler ve Sürprizlerle Dolu Bir Kupa



Güney Afrika-Fas karşılaşması, grup aşamasının en heyecanlı maçlarından birisiydi.

Beraberlikler ve Sürprizlerle Dolu Bir Kupa*
Güney Afrika’da ilk tur geride bırakılırken, Afrika futbolunda son yıllarda yaşanan dönüşümün örneklerini izlemeye devam ediyoruz. İlk bakışta göze çarpan olgu, Futbol geleneği Sahra Altı Afrikasından daha eskilere uzanan Kuzey Afrika takımlarının, hepsinin birden ilk turda elenmesi. Bu uzun yıllardır ilk defa yaşansa da, ilk dönüm noktası 1990 Dünya Kupası’nda Kamerun’un serüveni olan bir gelişme. ’94 ve 98’de Nijerya, 2002’de Senegal, sonraki yıllarda Fildişi Sahilleri ve Gana, kıta futbolunun dünya çapındaki temsilcileri oldular; bu durum son iki turnuvaya kadar Afrika Kupasına yansımıyordu. 2000’li yılların 3 kez üst üste şampiyonu Mısır’ın eksikliğine, Fas, Tunus ve Cezayir’in elenişi eşlik etti ve resim tamamlanmış oldu. Bu dönüşümün bir başka örneği ise, yetenekli oyuncuları kadrosunda bulunduran takımların, salt bu yeteneklerle yollarına devam edemeyeceğinin bir kere daha anlaşılması oldu. El Hamdoui, Aissadi, Amrabat gibi hücum silahlarına sahip olan Fas, oldukça dağınık bir görüntü sergilediği ilk maçtan sonra, Güney Afrika karşısında daha iyi bir oyun ortaya koyup 2 defa öne geçse de, ev sahibinin 2 güzel golüne engel olamadı. Bu grubun ve turnuvanın flaş takımı, nüfusu birkaç yüzbin olan Yeşil Burun Adaları ise, Angola’yı mağlup ederek Gana’nın son sekizdeki rakibi oldu. Geçtiğimiz hafta da bu satırlarda değinmiştim; başka hiçbir uluslararası organizasyonda Afrika Uluslar Kupası’nda olduğu kadar sürprizlerle karşılaşılmıyor. Bir başka sürpriz de, son şampiyon Zambiya’nın elenmesi oldu; hoş bir önceki sene, kupayı kazanması da sürprizdi!
Gruplar aşamasındaki 24 maçtan 13’ünün berabere sonuçlandığı bir turnuvadan bahsediyoruz. Futbolu heyecanlı kılan, sonuçların tahmin edilmesinin güçlüğüyse, turnuvanın son dönemecinde de  bu bilinmezlik sürecek mi, sorusu akıllara geliyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki, şampiyonluğun favorisi Fildişi Sahilleri, neredeyse eksiksiz geldiği organizasyonun ilk aşamasında, beklentileri karşılayan bir oyun ortaya koydu. Gervinho’nun, kulüp takımındaki performansını aşan oyunu, turuncular için olumlu bir gösterge. Drogba, çok fazla ön plana çıkmasa da, bu büyük oyuncunun Afrika Kupası’nı kazanmadan futbolu bırakmak istemediği görülüyor. Gana da, Boateng’den yoksun olmasına rağmen, 2010 Dünya Kupası’ndaki oyununu hatırlatan pasajlar sunarak çeyrek finale geldi. Ev sahibinin de iyiden iyiye havaya girdiğini söylemek lazım. “Bafana Bafana” kaptanı Khumalo, turnuvadan önce bir araya gelerek yarı finali geçene kadar prim istememeye karar verdiklerini ve böylece, dikkatlerini dağıtacak bir konuyu açılmadan kapattıklarını söylüyor. Turnuvanın resmi sitesinden okunabildiği üzere, teknik direktör Gordon Igesund da, önceki şampiyonalarda oyuncuların, primlerini alamamaları halinde greve gitmekten bahsettiklerini ancak bu yıl bu konunun bir kenara bırakıldığını hatırlatıyor. Apartheid sonrası dönemde, ambargo kalktıktan sonra, uluslararası futbola ‘96 Afrika kupası şampiyonluğuyla dönen Güney Afrika, sonraki yıllarda hem Afrika, hem de Dünya kupalarında beklentileri karşılayamayan, ilk turlarda elenen bir takım olmuştu. Bu odaklanma kendilerine şampiyonluğu getirir mi bilinmez, ancak giderek artan seyirci desteği artısına da sahipler. Bir sözü de, turnuva tarihinin başarılı takımlarından Nijerya’ya ayırmak gerekir. 90’lı yılların yıldızlarından Jonathan Akpoborie, Kartalların şu ana kadar ortaya koyduğu oyun göz önüne alınırsa, Pazar Günü Fildişi Sahilleri karşısında bir mucizeye ihtiyaç duyduklarını söylüyor.
Dikkat çeken bir diğer gelişme, Adebayor’un üstün performansıyla Togo’yu gruptan çıkararak, bu turnuvalarda liderlik özelliği taşıyan futbolcuların, yapabilecekeri etkiyi bir kere daha göstermesi oldu. Nijerya ve eski şampiyon Zambiya’nın üzerinde grubunu lider tamamlayan Burkina Faso ile oynayacakları maç, çeyrek finalin heyecan verici kapışmalarından birisi olabilir. Bakalım haftasonu neler getirecek?
*Bu yazı, 01.02.2013 tarihli soL'da yayınlanmıştır.